Kavramlar

 

ABDAL, EBDAL (Ar.): Sözcük anlamıyla Arapça badal’dan, tanık veya vekil demektir. Mistik anlamıyla, dünya nimetlerinden el etek çekmiş, gizli kudrete sahip olan evliyaların, ermişlerin sufilik meratip silsilesindeki derecelerinden biridir. Halk arasında bunlara “Budala, Derviş” veya “Ermiş” de denir. Kalender ve Işık tabirleri de aynı anlamda kullanılır. Tasavvufta, Kırklara; abdal; Yedilere; büdela, Dörtlere; evtad, Üçlere; nükeba; Bire; kutup veya gavs denir.  “Ezelden dost olanlar evliya, Ahiler, Gaziler, Abdallar oldu.” (Hatayi) “Abdal Tekke’de, Hacı Mekke’de”.

 

ÂDEM (Ar.): İlk yaratılan insan; adam; ilk peygamber; Havva’nın eşi. “Bu âdem dedikleri / el ayakla baş değil / âdem mânâya derler / suret ile kaş değil.” (Kaygusuz Abdal). “Derviş Kemal der inanma / âdem denmez her âdeme / Müslümanlık kolay amma / insan olmak zordur hoca.” (Derviş Kemal).

 

AĞYÂR (Ar.): Başkaları, yabancılar, eller, gayrılar. Yar ü ağyâr: Dost, düşman. “Seçmedik yârımız ağyarımızdan / kimse vâkıf değil esrarımızdan / dönmeyiz Mirati ikrarımızdan / Hacı Bektaş, Pir Sultan’a bağlıyız.” (Mirati)

 

AHİ (Ar.): Kardeş, fütüvvet ehli; arkadaş, dost, cömert, yiğit. “Adem odur ey hoca / gıdası mâna ola / maksud âdemden ahi / hayal ile düş değil.” (Kaygusuz Abdal).

 

AHİLİK: Ahilik, 13. yüzyılda Anadolu’da kurulan bir esnaf ve sanatkârlar birliğidir. Batılı anlamda lonca örgütü de diyebileceğimiz bu birlik, Ahiyan-ı Rum (Anadolu Ahileri) ve onun piri Ahi Evren Veli tarafından kuruldu. Hacı Bektaş Veli’nin yakın arkadaşı olan Ahi Evren Veli’nin asıl adı Şeyh Mahmud Nasrüddin, ünvanı ise Nimetullah’tır. Osmanlı devletinin kuruluşunda önemli fonksiyonları olan Ahilere, “Alperenler veya Horasan erenleri” de denirdi.

 

Sözcük anlamıyla, “Ahi”, Arapça’da “kardeşim”, Türkçe kökenli “akı” sözcüğünde ise “cömertlik” demektir. Ahiliğe, yiğitlik, mertlik anlamında gelen (Arapça kökenli “feta”dan) Fütüvvet de denilir. “Ahi-yân-el-fitiyân”, kardeş yiğitler demektir. Ahi (Fütüvvet) kuruluşlarının çoğu tarikat olarak kendilerini Hz. Ali’ye bağlarlar. Hz. Ali’nin yiğitliğini, cömertliğini simgeleyen bu futuvva (yiğitlik) pâyesi, Peygamber tarafından Hz. Ali’ye verildiğine de inanılır. Fütüvvetin dört temel ilkesini Hazreti Ali şöyle açıklar:

 

  • Güçlüyken affetmek,
  • Hiddetli iken hilmiyyet (yumuşaklık) göstermek,
  • Düşmanına bile iyilik etmek,
  • Muhtaçken bile başkalarına vermek.

 

Ünlü mutasavvıflardan Bayezid Bistami (?-874)’ye göre Fütüvvet:

 

  • Senden başkalarına olan iyiliği küçük görmek, başkalarından sana gelen iyiliği ise büyük bilmektir.

 

 

AHİ EVRAN: Asıl sanatı debbağ (dericilik) olan Ahi Evren, Debbağların piri ve 32 çeşit esnaf ve sanatkârın da lideriydi. Ahiliğin usul ve erkanlarını, anayasası sayılan Fütüvvetnameyi hazırlayan ve o kurumu Türkmen örf âdetlerine ve geleneklerine göre düzenleyen ve örgütleyen de Ahi Evren Veli’dir. Ahi Evren’in eşi Fatma Bacı ise, Ahilik, Bektaşilik bünyesinde örgütlenen Bacıyan-ı Rum (Anadolu Bacıları) teşkilâtının lideridir. Bilindiği gibi o dönemlerde bazı Ahi zaviyeleri ve Bektaşi tekkelerinin kurucuları ve yöneticileri kadınlardı: Ahi Ana, Kız Bacı, Sakari Hatun, Sume Bacı, Bâkire Hatun ve Anşa Bacı gibi.

 

AHİLİĞİN İLKELERİ:

Ahilik, bugünkü anlamda, bir yanda halkın sanat ve meslek alanında yetişmesini sağlayan bir meslek okulu, diğer yanda çalışanların emeğini koruyan, onları güvence altına alan, karşılıklı yardımlaşmayı ve dayanışmayı sağlayan bir sendika örgütü veya bir sosyal güvenlik kurumuydu. Temel ahlak prensipleri, Alevi-Bektaşilik’te olduğu gibi:

 

  • Eline, beline, diline sahip olmak;
  • Nefsini yenmek;
  • Alçakgönüllüğü olmak;
  • Hoşgörülü davranmak;
  • Misafirperver olmak;
  • Dünya malına fazla önem vermemek;
  • Sır saklamak;
  • Düşmanına bile iyilik etmek;
  • Yoksulları, zayıfları korumak;
  • Düşkünleri kaldırmak;
  • Zalimlerle mücadele etmek;
  • Alım, satım ve üretim ilişkilerinde güveni sağlamak;
  • Kaliteli mal üretmek;
  • Hile yapmamak;
  • Kimsenin hakkını yememek;
  • Herkese eşit davranmak ve eşit üleştirmektir.
  • Ahilerin alnı, gönlü ve kapısı açıktır.

 

Bu prensiplerle anlatılmak istenilen şudur:

 

Alın Açıklığı: Yaptığı işe, gidişatta, hal ve tavrında doğru olmak; anlı ak, ruhu pâk olmak; işine hile katmamak; sağlam, temiz ve ucuz mal üretmek.

 

Gönül açıklığı: Ayrım gözetmeden tüm insanları, insan olduğu için sevmek ve gönülden bağlanmaktır. Allah’ın tahtı olan gönül evini (beytullahı) incitmemek ve bir gönüle girebilmektir.

 

Kapı açıklığı: Konuksever olmak; cömert davranmak; sofrasını herkese açık tutmak; ihtiyacı olanlara, düşkünlere yardım etmektir.

 

ÂL (Ar.): Soy, sülâle, evlat. Âl-i, Âl-i resul, Âl-i evlât: Hz. Muhammed’in soyu, sülâlesi. “Söylerim sözümden hisse almazsın / nâdanmısın bilmedim ben seni / Ehl-i Beyt’i, âl evladı bilmezsin / Süfyan mısın bilmedim ben seni.” (Sıdkı Baba).

 

Nâdan: kaba, cahil, bilgisiz.

 

ÂLEM: Bütün yaratıklar, evren, dünya, yeryüzü. Âlem-i anasır: Su, ateş, hava ve toprak gibi dört unsurdan oluşan maddi âlem. Âlem-i asgar veya âlem-i sugra: Küçük dünya. Âlem-i kebir (-kübra, -ekber): Büyük dünya. Âlem-i azamet: En yüksek gök tabakası. Âlem-i beka: Edebi âlem; ahiret. Âlem-i cemal: Sevgiliye kavuşma dünyası. Âlem-i gayb: Görünmez âlem. Âlem-i ervah: Ruhlar âlemi, dünya. Âhlem-i Esbab: Madde âlemi, bu dünya. Âlem-i kevn ü fesat: Olma ve bitme dünyası. Âlem-i lahut: Tanrı alemi; manevi âlem. Âlem-i melekat: Melekler dünyası. Âlem-i tahkik: Hakikat dünyası. Âlem-i ulvi: Yüksek âlem, gökyüzü. Âlem-i vücud: Varlık âlemi, dünya.

 

ALEVİ TAÇ: Oniki İmamı simgeleyen, Oniki dilimli taç.

 

ÂL-İ ABÂ: Hz. Muhammed’in abası altına aldığı ve kendisiyle birlikte beş (penç) kişiden oluşan (Hz. Muhammed. Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin) ev halkı; Ehl-i Beyt). Bende-i Âl-i Abâ: Âl-i Abâ taraflısı onlara bağlı olan; Pençe-i Âl-i Abâ, Ehl’i Kısa. “Şahım Âl-i Abâ’ya erenlere aşk olsun / meydân-ı Mürtezâ’ya girenlere aşk olsun.” (Fâhir Ataer).

 

ALİ DİVANİ: Ali meclisi, Kırklar meydanı, Ayn-i cem.

 

ALLAH EYVALLAH. “Evet öyle olsun, teşekkür ederim” anlamında kullanılan bir deyim.

 

ANA, ANABACI: Alevi-Bektaşiler’de yaşlı bayanlara, Dede, Mürşit ve Dedebaba eşlerine verilen isim.

 

ARAKIYYE (Ar.): Dövme yünden (keçeden) veya tiftikten yapılan külâh, takke. Bektaşilerde ilk muhiblik aşamasında bir müddet tarakiye giyilir, daha sonraki aşamada (dervişliğe geçişte) Dede veya Dedebaba tarafından tekbir edilen taç giyilir.

 

ÂRİF (Ar.): (İrfan’dan) bilgili, anlayışlı, kültürlü, sezişi güçlü, zeki, olgun ve yetkin (insan). Nadan (cahil) ile konuşmaktansa, ârif ile taş taşımak yeğdir. … “Ben dost ilini gördüm, yabana gider miyim /ehli basiret oldum, körlüğü yider miyim /  henüz ârif olmayan insan mıdır âlemde / ko ben insanım desin, ya ben acep der miyim?.. (Vasfi-i Melâmi).

 

ÂRİF-İ BİLLAH: Tanrı gizemine ulaşan; ermiş. Mürşid-i ârif: Mürşid, kılavuz.

 

ARŞ (Ar.): Gök kubbesi; çatı, kat, tavan; taht; yücelik; Allah’ın kudreti, rahmeti ve bilgisi; göğün dokuzuncu katı. Arş ü ferş (a): Gök ve yer. Arştan ferşe dek: Gökyüzünden yeryüzüne dek. Arş-ü rahman: Kamil insanın kalbi.

 

ARSLANLI ÇEŞME: Hacı Bektaş Dergâhı’nda orta avlunun girişinde sağ köşede bulunan bir aslan heykelinin ağzından akan ve Alevi-Bektaşilerin zemzemi makamında olan bir çeşmedir.

 

AŞEVİ: Bektaşi tekkelerinde yemeklerin, kurbanların pişirildiği yer. Aşçı postu: Seyit Ali Sultan makamını temsil eden post.

 

ÂŞIK (Ar.): 1. Halk şairi; saz çalıp nefes (deyiş) söyleyen; zâkir; ozan. 2. Tanrı yolunu seçen; tarikat eri. Bektaşilik’te tarikata girmek isteyen kişi.

 

AŞK (Ar.): 1. Tasavvuf anlamıyla insanı gerçek güzelliğe, ilahi kaynağa götüren sevgi; Tanrı sevgisi. “Aşk imandır bize, gönül cemaat. Dost yüzü kıbledir, daimdir salat.” (Yunus Emre). 2. “Aşk ile geldi vücuda künt-ü kenz’in cevheri / aşk ile erdi kemâle enbiya vü evliya.” (Haşim Baba). 3. “Biz şirin elinden aşk meyin içtik / Hak ile batılı fark edip seçtik / varlık dağlarını deldik de geçtik / Ferhat olsak da bir, olmasak da bir.” (Dertli)

 

AŞK OLSUN: Bir şeyi içene “afiyet olsun” yerine kullanılan bir deyim. İçen kişi de “eyvallah” veya “aşkın cemal olsun” diye karşılık verir.

 

AŞK-I NİYAZ OLSUN: Alevi Bektaşiler arasında kullanılan bir selamlaşma sözü. Selamı alan kişi, “aşkın cemal olsun!” (sevgin güzelliğe, ululuğa, Tanrı’ya olsun) diye yanıt verir; diğeri de “nurun alâ nur olsun” diye karşılık verir.

 

AŞİNALIK, PEŞİNELİK: Bazı Aleviler’de, özellikle Tahtacılar arasında, Musahiplik aşamasından sonra, iki eş (karı koca) arasında kurulan (manevi) akrabalık bağı; yol kardeşliği. Dört kapı, Kırk makam aşamalarına paralel kurulan bu ikrar bağında, musahiplik, şeriat kapısına, aşinalık, tarikat kapısına; peşinelik marifet kapısına; en son aşama çeğildaşlık (çingildaşlık) ise hakikat kapısına dayandırılır. Çeğildaş olabilmek için mürşid-i kâmil olmak gerekir.

 

ATEVİ: Hacı Bektaş tekkesindeki evlerden biri. Atevinde bulunanlar tekkenin ve misafirlerin atlarına bakarlardı. Yönetici Babaya “Atacı Baba” derlerdi. Atevinin son babası, Feyzi Baba idi.

 

AYAK MÜHÜRLEMEK: Mürşid’in huzurunda, saygı ve teslimiyet belirtisi olarak sağ ayağın başparmağını, sol ayağın başparmağı üzerine, ellerini dizlere veya çaprazlama omuzlara koyarak ve başı hafiften eğerek niyaz vaziyetinde durmak; erenlere teslim olmak. Alevilikte buna “Fatıma darı”, “Peymançeye geçmek” veya “baş kesmek” de denilir. Bunlar, daha çok inanç ve töre kurallarının yerine getirildiği cem törenlerinde, Oniki hizmet esnasında, sorgu, görgü ve ikrar ayinlerinde yerine getirilir.

 

ÂYENDE-REVENDE (Far.): Gelen-giden. “Ve bu meydana hizmet iden mihmandarlardırlar (misafir ağırlayan kimselerdir), zirdest (halktan olan) canlardır. Ve şeb ruz (gece gündüz) âyende ve revendenin (gelen ve gidenin) atlı piyadesi eksik değildir. İki müsafir gelse filhal mâhzar baba çorbası mukarrerdir (iki misafir gelse hazır bulunan baba çorbası hemen ikram edilir). Ve öyle hikâyet edilir kim Musa Baba bu âsitanei inşa ideli matbahında âteş söyünmemişdir. (Söylendiğine göre, Musa Baba Tekkesi yapıldı yapılalı mutfağında hiç ateş sönmemiştir).. (Evliya Çelebi’nin 1671-1672 tarihlerinde yaptığı Anadolu, Suriye ve Hicaz seyahatlerinde Antalya’nın Elmalı ilçesine bağlı Tekke köyünde bulunan Abdal Musa Sultan dergâhını da ziyaret ederken, onunla ilgili yazdığı yazıdan Geniş Bilgi için bkz. Abdal Musa Sultan).

 

AYN-EL-YAKIN (Ar.): Görerek inanmak; güvenilir, kati. Mutasavvıflara göre, kalbi bir gözlemle tevhide (birliğe) varmak. Tanrı’yı gönül gözüyle görmek.

 

AYN-ÜL-CEM (Ar.): (Âyin-i cem) Cem âyini. Halk arasında cem töreni, cem erkânı, cem bezmi, Kırklar cemi, Kırklar meydanı, Erenler cemi, kısaltılmış şekliyle cem, cıvad adı verilen; ay(i)n ve cem sözcüklerinden oluşan Ây(i)n-i cem’in sözcük anlamı, gerçek özle bir araya gelme, toplanma; birlikte ibadet etmek demektir. (Bedri Noyan’a göre ise âyin-i cem kavramının orjinali ayn’ül-cem’dir. Ayin-i cem sözü galattır ve aynû’l-cem’den bozmadır. ayn; gerçek, varlık, öz anlamına gelmektedir.) Genel anlamıyla Ây(i)n cem, Alevi-Bektaşilerin topluca ibadetlerini yaptığı; ikrar verme, yola girme, sorgulama, barıştırma, haklaştırma, çerağ uyarma, tevhid tutma, semah dönme, yol ulularını anma, kurban tığlama gibi inanç ve töre kurallarını belli usul ve erkânlara göre yerine getirdiği toplantılara denir.

 

BÂB (Ar.): Kapı. Bab-ı adalet; Hak kapısı. Bab-ı hükümet: Devlet dairesi. Babıâli: Yüksek kapı; Osmanlı hükümeti; Osmanlı İmparatorluğu döneminde başkanlık (sadaret), iç ve dış işleri bakanlıkları (dahiliye ve hariciye nezaretleri) ile Danıştay (şurayı devlet) dairelerinin bulunduğu bina.

 

BABA: Baba, ata; Bektaşi mürşidi, yol gösterici.

 

BABAERENLER: Alevi-Bektaşi Dedeleri, Babaları, ayrıca yaşlı Aleviler için kullanılan bir deyim.

 

BACI: Kızkardeş. Alevilik’te kadınlar için kullanılan bir deyim. Genç bayanlara “Bacı”, yaşlı bayanlara ise genellikle “Ana” denir. Dede, Baba, Mürşit eşlerine ise “Anabacı” veya “Anabacı Sultan” diye hitap edilir.

 

BÂDE (Far.): Şarap, rakı, dem, dolu. Kadeh seni, bâde seni / vermiyelim yade seni! münkirin ne haddi var / zerre kadar tade seni / HHHdfdsfadefkjdaklHHHhhhHHKŞİLHayır himmet eyleyin Ali aşkına, Şah aşkına! (Dolu hayırlısı).

 

BÂDEFÜRUŞ (Far.): Bâde sunan. Tasavvuf anlamıyla Mürşid.

 

BALIM EVİ: Hacı Bektaş Dergâhı’nda, Bektaşilik’te “Pir-i sâni” (ikinci pir) sayılan Balım Sultan’a ait olan ev. Özellikle Mücerred (evlenmeyen) Babalar, bu dergâhta nasip alırlar. Mücerred ikrarı veren dervişler, Balım Sultan türbesinin eşiğinde sağ kulaklarını deldirip menguş (küpe) denen teslim halkası taktırırlar.

 

BALIM TAŞI: Teslim taşı.

 

BAŞ GÖZÜ: Vücut gözü. Mutasavvıflara göre, dış alemi gören göze “başgözü” denir; iç alemi, hakikati gören, sezen, anlayan ve kavrayan göze ise “gönül gözü” veya “cangözü” denilir. Hakikate varabilmek için ve mürşid-i kâmil olabilmek için, insanın sadece “başgözüyle” değil, her şeyden önce “gönül gözüyle” görmesi gerekir.

 

BAŞ OKUTMAK: Alevi-Bektaşi âyinlerinde, sorgudan, görgüden geçerek mürşidin râzılığını almak; günahlardan arınmak ve nefsini temizlemek.

 

BÂTIL (Ar.): Boş, çürük, yanlış, asılsız; gerçeğe uymayan; doğruluğu ispat edilemeyen; Bâtıl inanç (itikat): Doğru olmayan, gerçeğe uymayan, sadece hurafelere dayanan inanç.

 

BÂTIN (Ar.): İç, içyüzü, öz, görünmeyen, gizli; Bâtın gözü: Can gözü, gönül gözü. Bâtın kılıcı: Erenlerin silsilesi, manevi tedip (uslandırma, yola getirme). Ehl-i bâtın: Tanrı sırlarına ermiş kimseler. Bâtın ilmi, hakikat ilmi; zahir ilmi, şeriat ilmi. “Rahmi pür hataya sen de atasın / Şah-ı Velayet’sin, Şah Mürteza’sın / Evvel, âhır, zâhir, bâtın Huda’sın / Öldürseler dönmem, bildim ya Ali.” “Uyan gafletin hâbından / İsbat isterler bâtından / Her âşıka sohbetinden / Erkân ile yol isterler” (Pir Sultan Abdal).

 

BÂTINİLİK (Ar.): İçrek, derunî, öze dayanan, gizli anlamı olan, sır ve hakikatla ilgili; (Yunanca esoterik), Hind-İran ve antik Yunan felsefesine, özellikle Pythagoras ve Platon düşüncesine dayanan; Kutsal kitapları dışrak (zahiri) anlamda değil, içrek (ezoterik) ve mistik anlamda yorumlayan öğreti.

 

Bâtini öğretiyi savunan mutasavvıflara göre, her zâhirin, bir bâtını vardır. Bâtıniler Kur’an!ı, zâhiri (dışrak) anlamıyla değil, Bâtıni (içrek) anlamıyla yorumlarlar. Bâtın ehline göre Kur’anın iç anlamı Tanrı’nın herkese söylemek istemediği sırlarını içerir. Bu sırra, ancak belli eğitim aşamalarından geçmiş kâmil (olgun ve yetin) insanlar ererler. Buna göre zâhir, şeriat ilmi; bâtın ise hakikat, başka bir tanımla marifet ilmidir.

 

BEKÂ (Ar.): Ölmezlik, ebedilik. Tasavvufta hem ezelilik, hem de ebedilik anlamına gelen bekâ Allah’a ulaşmak için son aşamadır; buna “fenafillah” birlik denizine dalmak, Tanrı’ya kavuşup onda yok olmak da denir.

 

BEL BAĞLAMAK: Muhip olmak, tarikata girmek, ikrar vermek; Tiğ-bend (kemer) kuşanmak. “Pirinin nutkuna bel bağlamışım / Ben bu zünnarı (kuşağı) güzel bağlamışım” (Emin Haki).

 

BELOĞLU-YOLOĞLU: Belden (soydan) gelen evlat. Belden gelmediği halde, ikrar verip yola giren ve bir mürşide bağlanan kişiye “yol oğlu” denir. Alevilik’teki Dedelik (Seyyitlik) kurumu soya (bel evlatlığına) dayanır. Bektaşiliğin Babagan kolunda daha çok yol evlatlığı benimsenir. Hacı Bektaş-ı Veli, bir sözünde bunu şöyle ifade eder: Belden gelen evladım değil, yolumu süren evladımdır.

 

BEND: Bağ, düğüm. Bendolmak: Bağlanmak. “Ben bend oldum şu meydana atıldım / İkrar verdim ikrarına tutuldum”. (Pir Sultan Abdal).

 

BENDE: Bağlı, kul, köle. Bende-i Âl-i abâ: Âl-i abâ’ya (Ehl-i Beyt’e) bağlanmış olan “Cemâli” bende-i hanedân’dır / Niyazi Muhammed Mustafa’dır / Aşk ile gönlü intizardadır / Ayn-el yakin Şâh-ı Merdâna düştüm (Cemalettin Çelebi). “Bâb-ı ali bende-i fermanıyız / Şah-ı Hüseyn’in kulu kurbanıyız” (Ziya Paşa).

 

BERGÜZAR (Far.): Armağan, andaç, hediye, hatıra. “Ehl-i dile bergüzârım olsun / şairlere yâdigârım olsun (Ziya Paşa).

 

BEŞLER: Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Fatma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’den oluşan beş kişi. Bunlara Âl-i abâ (Hz. Muhammed’in abası altına, himayesine aldığı damadı ve yeğeni Hz. Ali, kızı Fatma, torunları Hasan ve Hüseyin) veya Ehl-i Beyt (Hz. Muhammed’in ev halkı) denir.

 

BEYT (Ar.): Ev, mesken, Ehl-i Beyt: Ev halkı, aile; Hz. Muhammed’in dama Ali, kızı Fatma, torunları Hasan ve Hüseyin’den oluşan ailesi.

 

BEYTULLAH (Ar.): Alevi-Bektaşilik’te Tanrı’nın tahtı olan gönül evi. “Girme zâhid bezmine, görme murai yüzlerin / dergâh-i Abdal’a gir de bezmi hassullahı gör / dön ziyaret eyleme İbrahim’in bünyadım / Dertli’nin gönlün ziyaret eyle Beytullahı gör.” (Dertli)

 

BEZİRGÂN (Far.): Tüccar, esnaf. Tasavvuf anlamıyla, mürşid-i kâmil, ârif. “Diken arasında bir gül açıldı / bülbülüm bahçeme ötmeye geldim / bezirgânım yüküm gevher satarım / Ali pazarına dökmeye geldim.” (Pir Sultan Abdal)

 

BEZM (Far.): Meclis, Bezm-i cem; Cem meclisi. “Ey erenler bezmimize / gel dediniz geldim işte / tatlı canını sen bize / ver dediniz verdim işte.” Vahid Lütfi Salcı (Vâhid Dede)

 

BİHATA (Far. + Ar.): Hatasız, suçsuz, günahsız. “Evladı Kerbelâ’yık, bihatayık, ayıptır, zulümdür, cinayettir!” (Dersimli Seyid Rıza’nın, 18 Kasım 1937’de Elazığı’da idam sehpasına götürülürken söylediği son söz).

 

BİR GÖMLEKTEN BAŞ GÖSTERMEK: Alevilik’te müsahip (yol kardeşi) olan dört canın, bir can olarak görünmesi; bir gömlekten, yani bir cesetten, bir bedenden baş göstermesi. Müsahip canlar arasında ayrılmaz, sarsılmaz bir birlikteliğin oluşması.

 

BİRLİK DİRLİK: Senliği, benliği atarak bir araya gelmek, birlikte yaşamak; acıyı, sevinci birlikte paylaşmak; insanı-Tanrı’yı-doğayı sevmek, bir görmek ve yaşamı güzelleştirmek. “Seninle bir dem birlik, oldur cihanda erlik” (Yunus Emre). “Pir Sultan’ım aydur, Bağdat’dır vatan / ikilikten geçip birliğe yeten / Erenler yoluna ikilik katan / yolun dikenidir, hardan sayılır.” (Pir Sultan Abdal). “Bir olalım, iri olalım, diri olalım.” (Hacı Bektaş Veli). Allah erenler, birlikten dirliken ayırmaya.

 

BİRLİK MAKAMI: Senliğin benliğin kalktığı, gerçek birliğin (vahdetin) sağlandığı, dört kapı, kırk makam ilkesindeki son aşama; olgun insanların, ermişlerin, mürşid-i kâmillerin ulaştığı hakikat kapısı; Kırklar Meclisi.

 

BİSM-İ ŞAH (Ar.+Far.): (Be-ism-şah) Şah’ın (Hz. Ali’nin) ismiyle, Hz. Ali’ye bağlılığın ifadesi olarak, özellikle Alevi gülbeng ve tercemanlarının başlangıcında okunur.

 

BUYRUK (Ar.): Emir. Alevi inanç ve törelerini açıklayan erkânnamelere verilen ad. Bunların en yaygın olanı, İmam Cafer-i Sadık tarafından yazıldığı kabul edilen buyruktur (İmam Cafer Buyruğu). 16. yüzyılda Bisâti tarafından yazılan “Menakib’ül Esrâr Becet’ül Ahrar” adlı kitaba “Menâkıb” ve “Büyük Buyruk”, Safevilerin ceddi, Safıyyüddin Ishaak-ı Erdebili’ye (1334) oğlu Sadreddin Musa (1392) tarafından sorulan soruları ve yanıtları içeren yapıta ise “Küçük Buyruk” denir.

 

CAN (Far.): 1. Can, ruh, yaşam; gönül, yürek; dost, sevgili. 2. Alevilerin, kadın-erkek ayırmaksızın birbirine hitap ederken kullandıkları söz. 3. Nasip almış kimse; tarikat eri, derviş; Can-ı can: Canın canı, Tanrı. Yâr-i Can: Can dostu. “İmam Cafer kullarıyız / sohbetimiz nihan olur / ölmeden evvel ölürüz / vasl-ı can olan can olur.” (Hatayi) “Zincir kâr eylemez bizler sofu / Bin ile bir canana bağlıyız.” (Mirati) “Canlar canını buldum, bu canım yağma olsun / assı ziyandan (kârdan, zarardan) geçtim, dükkânım yağma olsun.” (Yunus Emre)

 

CANAN (Far.): Sevgili, dost; Tanrı. “Canan bizim canımızdır / teni bizim tenimizdir / sevgi bizim dinimizdir / başka dine inanmayız” (Hüdai). “Canı kim cananı için sevse cananın sever / canı için kim ki cananın sever, canın sever” (Fuzuli).

 

CAR: Çağrı, yardım, imdat. “Muhammed Ali’nin ilmi aşkına / yetiş carımıza Hızır ya Hızır / yardım eyle düşkün ile şaşkına / yetiş carımıza Hızır ya Hızır” (Cafer).

 

CAR (Far.): Farsça (caru, carup’tan) Süpürge. Carcı: Süpürgeci; cem’de temizlik işlerini yürüten görevli, Ferraş.

 

CÂVİD (Far.): Cavidan; Sonsuz, ebedi, ölümsüz.

 

CÂVİDANNÂME (Far.): (Sonsuzluk kitabı), Hurufiliğin kurucusu ve Enelhak düşüncesinin savunucusu Fazlullah Hurufi’nin (Esterabad 1339-Şirvan 1394) ana eseri olan ve Hurufiliğin ilkelerini bir araya getiren yapı.

 

CEBBÂR (Ar.): Kudret ve ululuk sahibi, Tanrı.

 

CEBRÂİL, CİBRİL (Ar.): Tanrı’nın buyruklarını Peygambere ileten ve Tanrı’ya en yakın olan dört melek’ten biri. “Cebrâl-i Emin, Cibril-i Emin” diye de anılır. “Geldi Cebrail çağırdı / Hak Muhammed Mustafa / Hak seni Miraca ister. Davete kadir Huda” (Hatayi). “Düştü Hüseyin atından sahrayı Kerbelâ’ya, Cibril var haber ver sultan-ı enbiyaya!” (Kâzım Paşa).

 

CELÂL (Ar.): Yücelik, ululuk. Zülcelâl: Yücelik sahibi, Tanrı. İsm-i celâl: Tanrı adı. “Bir avuç toprağa bunca kıyl ü kaal / Neye gerek ey Kerim-i Zu’l-celâl” (Yunus Emre).

 

CEM (Ar.): Toplanma, bir araya gelme, meclis. Alevilik’te topluca yapılan ibadet; Ayn-ı cem (cem ayini, cem erkânı, Kırklar meclisi, Erenlerin cemi). “Erenler cemine her can giremez / Şah’a Kanber gibi kul olmayınca / her Kanberim diyen Kanber olamaz / edep ile erkân yol olmayınca” (Kul Himmet).

 

CEM OLMAK: Toplanmak, bir araya gelmek. “Ayn-i cem’de herkes muradın buldu / donandı meclisler nur ile doldu / hep erenler, evliyalar cem oldu / bu dem bayramımız, seyranımız var” (Genç Abdal).

 

CEM-ÜL CEM: Kâmiller için en büyük makam olan Bekabillâh makamına erişmek; Tanrısal özde ölümsüzleşmek; bütün mevcudatta (varlıklarda) Tanrı’yı görmek. “Makamı cem-ül cem’i fark eden erbabı temyize / güvahı Hak delili muteberdir Halka-i tevhid” (İzzet Molla).

 

CEMAL (Ar.): Yüz, yüz güzelliği; didar; Tanrı’nın insan yüzünde görünüşü. Cemal’e kavuşmak: Hakk’a yürümek, vefat etmek. Cemalin nur olsun: “yüzün aydın olsun” anlamında Alevi-Bektaşiler arasında kullanılan bir selamlaşma sözü. Selâmı alan kişi de Nurun alâ nur olsun!” (daha güzel, daha aydın olsun) diyerek karşılık verir. Cemalin hakkı için: Yemin edilirken kullanılan bir deyim.

 

Mutasavvıflara göre Tanrı’nın “cemal” ve “celâl” diye adlandırılan iki tecellisi (görünüşü) vardır. Lütuf ve merhametle tecellisine “cemal”, kahir ve gazapla tecellisine de “celâl” denir. “Celâli de hak, cemâli de hak” yani kahrı da, öfkesi de hoş, lütfu (ihsanı) ve merhameti de hoş. “Gelse celâlinden cefa / yahut cemâlinden vefa / ikisi de cana safa / kahrın da hoşi lüfun da hoş” (Yunus Emre). İnsanın cemali, sözünün güzelliğidir. Cemal gider, kemal kalır (Atasözü).

 

CENNET (Ar.): Tanrı’nın, iyi kullarına müjdelediği ölümden sonraki güzel, ebedi durak. Cennet cennet dedikleri / bir ev ile birkaç huri / isteyene ver sen onu, bana seni, gerek seni” (Yunus Emre). “Edepliyiz kimseye hor bakmayız / rıza kapısından taşra çıkmayız / cennet cehennem korkusu çekmeyiz / burda sorulmuştur sorumuz bizim” (Şah Hatayi).

 

ÇALAP, ÇALAB: Tanrı. “Gönül Çalab’ın tahtı / Çalap gönüle baktı / iki cihan bedbahtı / kim gönül yıkar ise” (Yunus Emre).

 

ÇAR-DEH (Far.): Ondört. Çardeh-i Masum-u Pak: Ondört Masum-u Pak. “Çardeh-i felek sema ile / Düvazdeh İmam’ın izz ü rifati / Vehbi aciz sizden ister himmeti / Hak Muhammed Ali diyenlerdeniz” (Vehbi).

 

ÇARH, ÇARK (Far.): Çark; dönme; gökyüzü, felek. Çarh-ı felek: Gök; talih, baht, kader. “Çarh-ı felek sema ile / Ali göründü gözüme” (Mehmet Ali Hilmi Dedebaba). Çarh-ı devran: Dönen gök kubbe; talih, kader. “Kahpe felek sana netim, neyledim / aksine dönderdin çarh-ı devranı”, “Yürü bire Hızır Paşa / senin de çarkın kırılır / güvendiğin padişahın / o da bir gün devrilir” (Pir Sultan Abdal). Çark dönmek: Semah dönmek. Semahın yeldirme, hızlandırma bölümüne de bu ad verilir.

 

ÇELEBİ: 1. MongolcaÇalab”tan, Tanrı. Farsça anlamıyla Tanrı’ya mensup, Tanrı adamı. Bektaşilik’te Hacı Bektaş soyundan gelenlere (bel evladlarına) verile isim ve bu kolda (Çelebiyan kolu’nda) Mürşitlik aşamasına gelmiş kişi. Mevlevilerde de Mevlânâ’nın soyundan gelenlere “Çelebi” denmektedir.

 

ÇERAĞ, ÇIRAĞ (Far.): Kandil, mum, ışık. Alevi cemlerinde ve türbelerinde, Alevi uluları adına uyarılan (yakılan) ruhlardan, sıkıntılardan ve hastalıklardan kurtuluşu simgeler. Çerağ uyarmak, uyandırmak: Çerağ yakmak. Çerağı sırretmek, dinlendirmek: Çerağı uyarırken dua vermek; çerağ gülbengini okumak. Çerağ hakkı: Dergâhlarda, cem evlerinde uyarılan mumların, çerağların giderlerini karşılamak için toplanan para. Çerağın sönsün!: “Ocağın sönsün, evin, yurdun harap olsun (yıkılsın)” anlamında yapılan beddua (ilenç). Çerağın yansın!: Ocağın aydınlansın; evin, yurdun şen olsun! Anlamında söylenen bir deyim. Çerağ-ı münceli: Işık saçan mum, fitil. “Mum gibi doğru olmak gerek, demir gibi değil”.

 

ÇERAĞCI: Delilci; cemlerde cerağ uyarma ve meydanı aydınlatma hizmetini yürüten kimse.

 

DÂR (Far.): Darağacı; Hallacı Mansur’un asıldığı direk. Ayn- cem’in yapıldığı meydanın ortası; sorguda, görgüde geçen canların Mürşit huzurunda durdukları ve Hallacı Mansur gibi, gerekirse canını yol uğruna verebileceği anlamında ikrar verdikleri (and içtikleri), Mürşide ve erenlere teslim oldukları yer. “Bism-i Şah. Allah Allah… Elim erde, özüm darda, yüzüm yerde, erenlerin dar-ı Mansurunda, Muhammed Ali divanında, Hakk’ın huzurunda canım kurban, tenim tercüman, fakirin elimden, dilimden ağrınmış ve incinmiş can karındaş var ise dile gelsin, hakkını talep eylesin…Allah, eyvallah, hü Dost! ...” (Sorgudan ve görgüden geçip ikrar vermek isteyen bir canın, Mansur dârında okuduğu bir terceman). Alevilik’te, duruş biçimlerine göre dört türlü dâr vardır: 1. Dâr-ı Mansur: Enelhak düşüncesini savunduğu için dâra çekilen Hallacı Mansur (Beyza/Tur 857-Bağdat 922) gibi ikrarından dönmeyeceği, yol uğruna canını verebileceği anlamında, ayaklar mühürlü (sağ ayak baş parmağı sol ayak başparmağı üzerinde), eller göğüste çapraz veya yana sarkık, baş hafiften sola eğik bir vaziyette dârda durmak. “Girelim Ali nuruna / duralım Mansur darına / küfrümüz iman yerine / sayamazsın demedim mi?” (Pir Sultan Abdal).

 

2. Dâr-ı Hüseyin, Dâr-ı Fatıma: Yiğitliğin, dürüstlüğün ve haksızlığa karşı direnmenin simgesi olan Hüseyin-i Kerbelâ ve kadınların öncüsü Hz. Fatıma’yı anmak ve onlara bağlılığını ifade etmek amacıyla sağ ayağın başparmağını, sol ayağın başparmağı üzerine, ellerini dizlerine veya sağ eli kalbin üzerine koyarak ve başını hafiften öne eğmek suretiyle niyaz vaziyetinde darda durmak. Bu duruş şekliyle ilgili anlatılan bir rivayete göre, Hz. Hüseyin babası Hz. Ali’ye su getirirken, ayağı bir taşa değmiş ve sağ ayağının başparmağı kanamış. Hz. Hüseyin, babasına suyu verirken, ayağındaki kanı görmemesi için, sol ayağının baş parmağını, sağ ayağının baş parmağı üstüne koyarak, kanayan yeri kapatmış. Saygı ve özverinin bir ifadesi olan bu duruş şekline “Ayak mühürlemek” veya “peymançeye geçmek” de denir. 3. Dâr-ı Fazlı: Hallacı Mansur gibi Enelhak düşüncesini savunduğu için Şirvan’da Alancak kalesinde göğsüne bıçak saplanarak yüz üstü bırakılan Fazlullah Hurufi (Astarabad 1339 – Şirvan 1394) gibi, yüreğine bıçak saplansa yolundan dönmeyeceği anlamda darda, secdeye kapanır vaziyette durmak. 4. Dâr-ı Nesimi: Enelhak düşüncesini savunduğu için, bazı suni din adamlarının verdiği fetvayla, Halep’te derisi yüzülerek öldürülen Seyyid İmadeddin Nesimi (Bağdad 1345 – Halep 1418) gibi, derisi de yüzülse, yolundan ve ikrarından dönmeyeceği anlamında dârda diz çöker vaziyette durmak. Dâim Enelhak söylerim, Hakk’dan çün Mansur ulmuşam / kimdir beni berdâr iden, bu şehre meşhur olmuşam.” (Seyyid İmameddin Nesimi). Ber-dâr olmak: Dâr ağacına çekilmek, asılmak. “Hızır Paşa bizi berdâr etmeden / açılın kapılar Şâh’a gidelim / siyaset günleri gelip yetmeden / açılın kapılar Şah’a gidelim”. (Pir Sultan Abdal).

 

DEDE: Halk dilinde büyük babaya (babanın babasına) ve yaşlı kişilere verilen isim. Alevilik’te Ehl-i Beyt soyundan (ocaktan) gelen, Alevi inanç ve törelerini, cem ayinlerini yürüten ve Mürşitlik vazifesini göre kişilere “Dede” veya “Seyyid”, Bektaşiliğin Babagan kolunda “Baba”, Çelebiyan kolunda ise “Çelebi” denir. Babaların, Dedeler gibi mutlaka soydan gelmeleri gerekmez; babalık daha çok yol evlatlığına dayanır. Mevleviler de şeylerine “Dede” derler.

 

DEDE-BABA: Bektaşiliğin Babagan kolu’nda Muhib-Derviş-Baba ve Halife aşamalarından geçip en üst aşamaya varan ve Hacı Bektaş Dergâhında Pir makamını temsil eden Baba’ya (postnişine) “Dede-Baba” denir.

 

DEDE-BAĞI: Hacı Bektaş Dergâhının yakınında bulunan ve dergâha ait olan bağ, Eskiden Dergâhta hizmet edenlerin sebze ve meyve ihtiyaçları genellikle buradan karşılanırdı. Eyvallah kapısına hizmet eden derviş (dervişliğe ikrar veren kişi), önce Dedebağı’nda iki üç sene hizmet verirdi. Dede-bağı, aynı zamanda, Babası ve Dervişleri olan bir dergâh konumundaydı. Son Babası, Aslan Baba idi.

 

DELİL (Ar.): Kılavuz, yol gösterici, mürşit; cem meydanındaki kandilleri, çerağları uyandırmak (yakmak) için kullanılan balmumlu fitil. “Kandil geceleri kandil oluruz / kandilin içinde fitil oluruz / Hakk’ı göstermeğe delil oluruz / fakat kör olanlar görmez bu hali” (Edip Harabi).

 

DELİLCİ: Çerağcı; cemlerde çerağ uyarma ve meydanı aydınlatma hizmetini yürüten kimse.

 

DELİL-İ BÜRHAN (Ar.): Yol gösterici, kılavuz, mürşid, kanıt, hüccet. “Güzide der ki suret-i Rahman / ademdir cümleye delil-i bürhan / habersiz dolaşma ey gafil insan / sen seni gör cümle eşya sendedir” (Güzide Ana).

 

DEM (Far.): Soluk, nefes; zaman; içki, şarap, rakı, bâde, dolu. Dem almak, dem görmek, dem çekmek, demlenmek; İçki içmek. Demsiz derviş, imânsız softaya benzer. (Atasözü). “Dolularımız dolu, gönüllerimiz gani olsun! İçtiğimiz demler ab-ı kevserden olsun! İçenlere aşk-ı ilahi, içirenlere delil olsun! Yardımcımız Şah-ı Merdan Ali olsun! Gerçeğin demine, devranına hü!” (Dem Gülbengi).

 

Alevi-Bektaşilerde dini anlamda içki yasağı yoktur. Onlara göre içkinin azı helal, fazlası zarardır. Halk arasındaki bir deyişle “ehline helal, nahehle haramdır”. Başka bir deyişle, “insan içkiyi içmeli; içki, insanı değil.” Alevi Bektaşi şairleri bunu şiirlerinde şöyle dile getirir: “Ey zahir şaraba eyle ihtiram (saygı göster) / Müslüman ol terk et bu kilükali (dedikoduyu) / Ehline helâldir naehle haram / Biz içeriz bize yoktur vebali” (Edip Harabi). “İlm-i Ledün okur bize velimiz / Hak deyip, Hak söyler bizim dilimiz / İçirdi bâde-i aşk’ı Alimiz / Sâki-i Kevser’in mestânıyız biz.”  (Mehmet Ali Hilmi DedeBaba).

 

Alevi Bektaşi meclislerinde veya muhabbet toplantılarında içki edep kuralları içerisinde, kendisine ve topluma zarar vermeyecek şekilde, kararınca “can cana!” veya “muhabbete” denilerek sır edilir (içilir). Dem, diğer adlarıyla dolu veya bâde, tasavvuf anlamıyla, insanların gönüllerine feyiz veren, insanı Tanrısal varlık alanına çeken manevi gücü ve ilâhi aşkı simgeler. Halk arasındaki bir tabirle, “dem, âlimin ilmini, cahilin de zulmünü arttırır.” Bu nedenle ehli olmayanlara dem sunulmaz.

 

DEME (Far.): Nefes, deyiş, beyit.

 

DERGÂH (Far.): 1. Kapı, kapı eşiği. Dergâh-ı âli: Padişah kapısı; saray. 2. Tekke; Tarikat pirleri, Mürşit ve Dervişlerin hizmet verdiği; ayin ve törenlerin yapıldığı yer. Dergâhların küçüklerine “zaviye”, büyüklerine “âstâne” veya “hânkah (hanekah)” denir. Dergâh-ı ilâhi, Dergâh-ı izzet: Tanrı katı. Alevi-Bektaşilerin, Hacıbektaş’teki Pirevine bağlı dört büyük dergâhları (Halifelik makamları) vardır: 1. Seyyid Ali (Kızıl Deli) Sultan Dergâhı (Yunanistan sınırları içinde / Dimetoka) 2. Kerbelâ’da Abdülmümin Baba Dergâhı. 3. Abdal Musa Sultan Dergâhı (Antalya / Elmalı / Tekke Köyü). 4. Kaygusuz Abdal Dergâhı (Mısır / Kahire).

 

DERVİŞ (Far.): 1. Tarika üyesi; varlıktan, benlikten geçip, kendisini bir tarikata, bir inanç yoluna bağlayan kimse. Dervişlik, Bektaşi Tekkelerindeki yönetim aşamalarında ikinci sırayı oluşturur. Buna göre 1. Aşıklık veya Kalenderilik (deviş adayının ilk, deneme dönemi) 2. Dervişlik (bu aşamadaki kişi hırka ve tac giyer; talipler arasında dolaşıp tarikat konusunda hizmetler verir) 3. Babalık (Tekkenin üst yönetim düzeyidir. Başarılı Dervişler bu makama getirilir) 4. Dedebabalık (Bu makama Postnişin makamı da denir. Bektaşi Tekkesinin en üst makamıdır. Bektaşiliğe bağlı ocakları yönetir. Bu makama başarılı görülen Babalar getirilir).

 

Dervişin fikri neyse, zikri de odur. Derviş dervişi tekkede, hacı hacıyı Mekke’de bulur. Hacı Mekke’de, derviş tekkede yakışır. Deve hacı olmaz gitmekle Mekke’ye, eşek derviş olmaz, su taşımakla tekkeye. Dervişin sözünden, Babanın gözünden sakınmak gerekir. Sabreden derviş, muradına ermiş (Atasözü). Derviş sözcüğü, içerik olarak, onu oluşturan harflere göre ise şöyle tanımlanır: D: Diline sahip olmak; E: Eline sahip olmak; R: Riyadan sakınmak; V: vesveseden uzak durmak; İ: İnsan olmak; İnsan-Tanrı-Doğa sevgisini her şeyin üstünde tutmak; Ş: Şehvetperest olmamak.

 

DEVRİ ÂSÂN OLSUN!: Ölenin ardında, tenasuh, ruh göçü öğretisine göre, ölmeyen, bedenden bedene dolaşan, çeşitli evrelerden geçen, ruhun bu devir (dönüp dolaşma) olayının kolay geçmesi anlamında kullanılan bir deyim. Hak Erenler devrini âsân etsin.

 

DEVRİYE (Ar.): Devir (ruh göçü) nazariyesini konu edinen nefesler. “Şu fend mülküne çok gelip gittim / yağmur olup yağdım, ot olup bittim / Urum diyarını ben işrâd ettim / Horasan’dan gelen Bektaş idim ben (…) Hamdü’lillah şimdi Şiri dediler / geldim gittim zâtım hiç bilmediler /kimseler bu remzi fehmetmediler / her gelen mahluka kardaş idim ben.” (Şiri).

 

DESTUR (Far.): İzin. Destur almak: İzin almak. Destur erenler!: İzin verin erenler!

 

DİDAR (Far.): Yüz, çehre; Tanrısal güzellik. Didara kavuşmak: Hakk’a yürümek. Didar-ı Hak: Hakk’ın güzel yüzü, cemali. “Didar-ı Hakk’tır işte, sıdk ile gel niyaz et / duvara secde etme, girme vebale ya Hay” (Ali Ulvi Baba). Didar-ı yâr: Sevgilinin yüzü. Arz-i didar, arz-i cemal: Yüz gösterme. “Hakikat şehrinde, mâna bağında / güller derenlere Allah eyvallah / tecelli bezminin nur çerağından / didar görenlere Allah eyvallah” (Derviş Ruhullah).

 

DİLLİ BAŞLISIN: Cem ayininde, özellikle görgü ceminde Dede tarafından talibe söz verme, “konuşabilirsin” anlamında kullanılan bir deyim.

 

DİNLENDİRMEK: Çerağı sır etmek, söndürmek.

 

DİVANE (Far.): Budala, deli, aptal, bir şeye çok düşkün olan, âşık. Mistik anlamıyla dünya malından el etek çekmiş, kendisini Tanrı’ya adamış, kalendere, derviş, hoş görüsü geniş olan. Tanrı adamı. Divanmeşreb: Divane huylu, derviş tabiatlı. “Aşkın divanesi Mecnun’um amma / O dosttan bir haber verenim yoktur / Can ile canana vurgunum amma / Rahm edip halimi görenim yoktur” (Muhlis Akarsu). “Küçük yaşta gurbet elde gezer divane divane / defteri kalemi elde yazar divane divane” (Seyyid Meftuni). “Ben yürürüm yana yana / aşk boyadı beni kana / Ne âkilem, ne divane / gel gör beni aşk neyledi! (Yunus Emre). “Yâreler döşenmiş figana başlar / görelim ki Kadir Mevlâm ne işler / şu adular bize deli demişler / daha bizden önce divaneler var” (Veli Dede).

 

DOLU: İçki; kadehe doldurulmuş rakı. Tasavvufi anlamda ârif. “Güzel Şah’tan bize bir dolu geldi / bir sen iç sevdiğim, bir de bana ver / Balım Sultan, Kızıl Deli’den geldi / bir sen iç sevdiğim, bir de bana ver” (Pir Sultan Abdal).

 

DÖRT KAPI – KIRK MAKAM: Alevilik’te, insanın olgunlaşması, mürşid-i kâmil olması ve gerçek birliğe varması için ulaşması gereken mânevi varlık âlemindeki dört aşamaya (şeriat, tarikat, marifet ve hakikattan oluşan dört manevi yola) dört kapı denir. Dört kapının onardan oluşan kırk ilkesine ise Kırk makam denir.

 

4 Kapının, ayrıca 40’ardan oluşan 160 menzili (durağı) vardır. Şeriat, Tarikat ve Marifet kapılarından geçip hakikata varan bir yol olan Alevilik’te, Dört Kapı ve Kırk Makam ilkeleri, yüzaltmış menziliyle doğruluğu, temizliği, “nefsine, hiddetine, eline, beline, diline sahip olmayı”, daha açık bir deyişle, ilim ve irfan yoluyla eksiksiz ve noksansız kâmil insan olmayı emreder.

 

Alevilerde, şeriat ilkokula, tarikat ortaokulu, marifet liseye, hakikat ise üniversiteye benzetilir. Zahiri bir kapı olan şeriat kapısında “bu benim şu senin”; Tarikat ve Marifette “hem senin, hem benim”; Hakikatta ise “ne senin, ne de benimdir”. Hakikat kapısı, senliğin benliğin kaldırıldığı, olgun ve kâmil insanın eriştiği velilik mertebesidir.

 

“Dört kapıdır, kırk makam / yüzaltmış menzili var / onca erene açılır / velilik derecesi” (Yunus Emre). “Dört kapıda selam verdim aldılar / Pirim huzuruna yedip geldiler / el ele, el Hak’ka olsun dediler / henüz masum olup meydana geldim” (Şahi). “Dört kapıdan ben içeri girdim / İmam Hasan Şahım Hüseyni gördüm / Şah İmam Zeynel’e yüzümü sürdüm / esrarımız Şahı Merdan Ali’dir” (Genç Abdal).

 

Tarikatın dört kapısı: 1. Rehber kapısı, 2. Musahip kapısı, 3. Pir kapısı, 4. Mürşid kapısı. Dört Peygamber: 1. Musa, 2. Davud, 3. İsa, 4. Muhammed. Dört Kitap: 1. Tevrat, 2. Zebur, 3. İncil, 4. Kur’an. Dört Melek: 1. Cebrail, 2. Mikail, 3. Azrail, 4. İsrafil. Dört Anasır (unsur): 1. Toprak, 2. Su, 3. Hava, 4. Ateş. Dört Yön: 1. Doğu, 2. Batı, 3. Güney, 4. Kuzey. Dört tat: 1. Tatlı, 2. Acı, 3. Ekşi, 4. Tuzlu. Tasavvufta dört aşama: 1. Vahdet-i şuhud 2. Vahdet-i kusud, 3. Vahdet-i vücud, 4. Vahdet-i mevcud.

 

DOST (Far.): Yakın arkadaş, sevilen, güven duyulan kimse; haldaş, yoldaş, gönüldaş. (Tas) gerçek sevgili, Tanrı. Alevilik’te, İkrar verip nasip alan kişilere de “dost” veya “can” denir. “İhlas (sevgi) ile gelen bu yoldan dönmez / Dost olan, dostunda ikilik bilmez / eri Hak görmeyen, Hakk’ı göremez / gözü bakar ama körden sayılır” (Pir Sultan Abdal). “Yoldaş olalım ikimiz / gel dosta gidelim gönül” (Yunus Emre). “Şah Hatayi’m ölmeyince / tenim türab olmayınca / dost dosttan ayrılmayınca / dost kadrini bilmez imiş”.

 

DÜLDÜL (Ar.): Hz. Ali’nin bindiği ve bazı rivayetlere göre İskenderiye emiri Mukavkıs tarafından Hz. Muhammed’e, O’nun tarafından da Hz. Ali’ye verilen kır atın adı. “Nesimi yüzüldü. Mansur asıldı / Ali’m Düldül’e bindi küffar basıldı / nice ulu sular harktan kesildi / aktı kör pınarlar ne çaylar oldu / ya Hızır, ya Hızır ne çaylar oldu… Nerde Pir Sultan’ım nerde / özümüz aslı darda / Yemen’den öte bir yerde / hala Düldül savaştadır” (Pir Sultan Abdal).

 

DÜŞKÜN: Suçlu; Alevi inanç ve öğretisine, yol kurallarına aykırı davranışta bulunduğu için, cemlerde yapılan sorgu ayininden (yargılamadan) sonra, suçun ağırlığına göre belli bir süre için toplumdan uzaklaştırmak suretiyle cezalandırılan kimse.

 

DÜVAZDEH (Far.): On iki; Alevi Bektaşi edebiyatında Oniki İmamları ve diğer Alevi-Bektaşi ulularını konu edinen ve daha çok övgü niteliğinde söylenmiş olan nefesler (deyiş ve beyitler). Bunlara halk arasında “Düvaz”, “Duazdeh-i İmam” veya “Duazı İmam” da denir. Duazı İmamlar, zakirler (âşıklar) tarafından daha çok cem âyinlerinde okunur. Şah perdeye basan parmak / niyaz eyler Hakk’a varmak / Ezgi olup akan ırmak / Hak İmamlar düvazından” (Cevri). “Bezm-i cemimizde kem söz söylenmez / kov gıybet edilip bühtan eylenmez / semahlar dönülür iman peylenmez / deyiş, düvazımız, Kuran’ımızdır” (Mahmut Erdal).

 

EBU TÜRAB (Ar.): Toprağın babası anlamında Hz. Ali’nin lakabı. Rivayete göre Hazreti Ali, Hazreti Muhammed’le gittiği bir savaşta, bir ara dinlenmek için toprağın üzerine uzanarak yatıp uyumuş. Başı ucuna gelen Peygamber, “kum yâ Ebâ Türab!” (Kalk ey toprağın babası) olarak kalmış. Bu, aslında Hz. Ali’nin yaşamındaki sadeliği ve alçakgönüllü (mütevazı) kişiliğini ifade eden bir isimdir.

 

EDEP ERKÂN: Cem âyinlerinde yürütülen hizmet ve törenler esnasında, ceme katılan canların erkâna (yol törelerine) uymaları için, gözcü veya rehber tarafından uyarıcı anlamda kullanılan bir deyim. “Edep-erkân” dendiğinde, herkes edep kurallarına göre oturur; bir nevi niyaz durumuna geçer. Âyin sonunda Dede “Dar çeken didar göre, erenler safasına vara!” deyip destur verdikten sonra herkes rahat bir vaziyette oturur.

 

EHL-İ BEYT (Ar.): Ev halkı; Hz. Muhammed’in kızı Fatıma ve damadı Hz. Ali’den gelen soyu. Âl-i Abâ, Âl-i Nebi, Âl-i Resul. “Allahım! Bunlar benim Ehl-i Beyt’imdir. Onları kötülüklerden koru ve kendilerini tertemiz kıl” (Hz. Muhammed). “Hüsni Baba’nı der ki Ali’dir. Şahım / Ehl-i Beyt yolunda fedâdır cânım” (Hüsnü Baba). “Keserler ger (eğer) başımı dönmem cenabından şeha (ey şah) / âşk-ı Âl-i abâyım, ya Hüseyn senden medet! ...” (Aşık Dede).

 

EL ALMAK: Nasip almak, derviş olmak, yola girmek.

 

EL ELE, EL HAKK’A: Bir mürşide bağlanmakla, yani ilime önem vermekle, insana sevgi ve saygı duymakla, insana hizmet etmekle, Hakk’a biat etmeyi, O’na ulaşmayı ifade eden bir deyim.

 

EL VERMEK: Tarikatta nasip alan birine yetki vermek.

 

ELEST, ELESTÜ (Ar.): Tanrı’nın, insanları yarattığı zaman; onlara, “Elestü birabbiküm?” (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?) diye sorması ve onlardan “kalu-belâ” (Evet, Rabbimizsiniz) diye yanıt alması. Bezm-i elest: Elest meclisi. Ruz-i elest: Elest günü; ezel, insanın yaradılış başlangıcı. “Hitab-ı elest’te bezm-i ezelde / sadakatle ikrar verenlerdeniz / gönül gezdirmeyiz gayri güzelde / biz Cemalullah’ı görenlerdeniz” (Dertli).

 

ELİFİ TAÇ: Elif, Arap alfabesinin yukardan aşağıya çekilmiş düz bir çizgi şeklinde olan ilk harfidir. Elifi taç ise, iki parça keçeden dikilmiş, alt tarafı dört dilimli olan (dört kapıyı simgeleyen) ve yukarıya doğru gittikçe sivrilen uzun külaha denir. Hacı Bektaş Veli tarafından Anadolu’ya getirildiği söylenir. Yeşil keçeden yapılan Horasani Elifi Taç ise On iki dilimden oluşur; Oniki İmamı simgeler.

 

Tac, manevi anlamda ilim ve irfân sahibi olmayı, mürşid-i kâmilliğe varmayı, içi sır ve dışı nur olmayı simgeler. Bektaşi Derviş ve Babaları tarafından giyilen taclar, Elifi, Horasani Elifi, Ethemi ve Hüseyni tac olmak üzere dört çeşitten oluşur.

 

ENELHAK (Ar.): (En-el Hakk) Ben Hakk’ım; Mutasavvıf ve şair Hallacı Mansur’un (Abu’l Mugis al-Husayn bin Mansur al-Bayzavi, Beyza / Tur 857 – Bağdat 922) “Hakk’ı kendi özünde, kendi özünü Hakk’ta görme; Hak ile Hak olma” anlamında söylediği söz.

 

Hallacı Mansur’un, İnsanı-Tanrıyı-Doğayı bir bütün olarak gören; inançta sevgiyi temel alan ve her şeyi insanda arayan bu öğretesi, Alevi-Bektaşi inanç ve öğretisinin de temelini oluşturur. Alevi ozanlarının işlediği ağırlıklı konulardan biri de, Hallacı Mansur’un ileri sürdüğü bu öğretidir. “Ey gönül Hak sendedir, Hak sendedir / söyle Hakk’ı kim Enelhak sendedir / Hakk-ı mutlak, zat-ı mutlak sendedir / Mushafın hattı muhakkak sendedir” (Seyyid İmad Nesimi). “Mansur Enelhak söyledi / Haktır sözü hak söyledi / nadan (cahil) mukayyet anladı / amma ki mutlak söyledi” (Hâzik). Hallacı Mansur’un Enelhak düşüncesini şeriata aykırı gördükleri için, Anadolu Aleviliğine ve erenlerine önemli etkisi olan ünlü düşünürlerden Ebülvefa (Horasan / Buzcan 10 Haziran 940 – Bağdat 998/1026)’nın, O’nu idamla yargılayan mollalara söylediği şu söz de oldukça anlamlıdır: “Mansur Enelhak demeyip te Enal-bâtıl mı, yani ben gerçek değilim mi deseydi?..”

 

ER: Özvarlığına, nefsine boyun eğmeyen, Hakikat bilgisine varan, gönül gözüyle gören ve Tanrısal sırlara eren ermişler, abdallar, müritler, veliler. Erenler cemi: Erenler meclisi, Aynıcem. Erenler demi: Erenler sohbeti, muhabbeti. Erenler meydanı: Aynıcem’in yapıldığı yer, meydan. Erenlerin ser çeşmesi: Ermişlerin başı, ana kaynağı Hacı Bektaş Veli. Erenler Şahı: Ârif-i billah unvanıyla anılan Şah-ı Velâyet (Veliler Şahı) Hz. Ali’nin adlarından biri. Horasan Erenleri: Baba İlyas, Hacı Bektaş Veli, Abdal Musa, Mevlâna, Ahi Evren, Emir Sultan, Geyikli Baba gibi Horasan’dan Anadolu’ya (Rum’a) gelen Erenler, Dervişler, Abdallar; Anadolu Erenleri: Anadolu Aleviliğinin oluşmasında, geliştirilip yaygınlaştırılmasında önemli katkıları olan Dedeler, Dervişler, Pirler; Hak ve Halk âşıkları. “Dostumuzla beraber yanar kanarız / her nefeste aşk ile yaradanı anarız / Erenler meydanına vahdet ile gir de gör / kırk budaklı şamdanda kırkımız bir yanarız” (Hacı Bektaş Veli). “Erenler meclisi arştan uludur” (Yunus Emre).

 

ERKÂN (Ar.): Âyin, tören, yol, kural ve yöntemler; bir kurulun ileri gelenleri; tarık.

 

ERKÂNNAME (Ar.): Yol ve töre kurallarını belirten ve daha çok tarikat uluları tarafından yazılmış olan yapıt; buyruk.

 

EŞİK: Kapı boşluğunun alt kısmı, giriş yeri; tasavuffta tarikata girişin ilk basamağı, Alevilik’te ilim ve irfan kapısı olan Hz. Ali’nin yoluna, yani velâyet (velilik, ermişlik) makamına girişi, alçakgönüllülüğü ve teslimiyeti simgeleyen eşiğin saygın bir yeri vardır. Eşiğin alt basamağı Hz. Fatıma’yı, sağ tarafı Hz. Hasan’ı, sol tarafı Hz. Hüseyin’i ve üst basamağı da Hz. Ali’yi simgeler. Bunun, Hz. Muhammed’in, “Ben ilim şehriyim, Ali onun kapısıdır” hadisinden kaynaklandığı da söylenir. Diğer bir tanımla eşik, sırat-ı müstakimdir (doğru yol; Hak yolu); hakikat yoluna girişin ilk basamağıdır. Bu nedenle Alevilerde genellikle eşiğe basılmaz, eşiğe oturulmaz ve eşiğe sırt çevrilmez. Bir dergâha veya türbeye girişte önce eşiğe niyaz edilir ve şöyle bir gülbeng okunur: “Eşiğine koymuşum ben can ü ser / mailem budur niyazım ben fakire kıl nazar / na vücudum saf ola hemçüzer / Allah, eyvallah, hü dost…”

 

“Eşik gibi ayaklar altında” deyiminde de anlaşılacağı gibi eşik, dervişlik yolunda gönül açıklığının ve ayaklar altında türab (toprak) olmanın da bir simgesidir. Eşiğe baş koymak: Yola teslim olmak.

 

ETHEMİ TAÇ: Dört terkli (dilimli) taç. Padişahlık tahtında iken, tacı tahtını terk edip kendini dervişlik yoluna veren ve fakirlik içerisinde (hatta bazen dilenerek) yaşamını sürdüren ünlü mutasavvıflardan Belhli İbrahim bin Adham (Ethem) bin Mansur (?-783?)’a dayandırılan, kanat ve rızalığı simgeleyen dervişlik tacı. “Biz harabatız deyu zâhit ne bilsin ta’neder / terki dünya lezzetin(i) İbrahim Ethem bilir / bipeder derler Mesiha ki Ruhullah imiş / kimseler bilmez bu sırrı müphemi Meryem bilir” (Edip Harabi).

 

FAHR-İ ÂLEM (Ar.): veya Fahr-ı kâinat, Fahr-ı Mürselin, evrenin övüncü anlamında Hz. Muhammed’in unvanıdır. Fahr-ün-nisa ise kadınların önvüncü anlamında Hz. Hatice ve Hz. Fatıma’ya verilen unvandır. “Ol fahr-ün-nisa / Hatice Kübra / Nur-u Kibriya / Allah eyvallah” (Münire Bacı).

 

FAKİR (Ar.): (Fakr’dan) yoksul, zavallı, garip. Tasavvuf anlamıyla “ben” yerine “biz” diyen, alçakgönüllü, cömert, ârif insan; derviş. Fakr-u-fena: Kişinin kendi benliğini Tanrı’nın varlığında yok etmesi. Fakr-u-fahr: Fakirlikle övünç duymak. Fakrimiz fahrımızdır: Yoksulluğumuz övüncümüzdür. “Dergâhından dur eyleme biz eksikli fakiri / Hem şahımsın, hem mahımsın, dergâhımsın ya Ali” (Kul Sevindik).

 

FELEK (Ar.): Gök, gökyüzü, dünya, âlem; zaman; talih, baht, şans. Felek adama her zaman yar olmaz. Felek bu ya, kimine kaftan giydirir, kimine yelek; kimine kavun yedirir, kimine kelek. Neler geldi, neler geçti felekten, duyulmadı deve geçti elekten (Atasözleri). “Başına bağlanmış ibrişim puşu / her daim böyledir feleğin işi / tırnağın var ise başın kaşı / kardaşa fayda yoğimiş” (Karacaoğlan). “Felek bizi attı gurbet ellere / adı sanı bilinmedik ellerde / acep nerde kalır ölümüzü bizim” (Mücrümi).

 

FENA (Ar.): Yok olmak, ölümlülük; gelip geçici olma. “Şol fena mülkünün vefası yoktur / konan göçtü nöbet bizim, yol bizim / belası, kazası mihneti çoktur / murat bizim, istek bizim, hâl bizim” (Geda Muslu). Fenalillâh: Tanrı’nın varlığı içinde yok olma.

 

FİRDEVS (Far.): Bahçe; Cennet bahçesi. Firdevs-i âlâ veya Firdevs-i berin: Allah’ın ihsanına layık olan, sevilen, kullarının beka ülkesinde gideceklerine inanılan yer, mutluluk ülkesi.

 

GÖNÜL KALSIN, YOL KALMASIN: Alevilik yolunun eksiksiz ve hatasız güdülmesi gerektiği ve hatır için ilkelerinden taviz verilmeyeceği anlamında kullanılan bir deyim.

 

GÖÇMEK: Hakk’a yürümek; vefat etmek; kalıbı dinlendirmek.

 

GÜLBENG (Far.): (Farsça gül bâng: gül sesi, bülbül şakıması) Bir ağızdan yüksek sesle okunan dualar; Alevi-Bektaşi cemlerinde, törenlerinde, özellikle töreni yöneten Dede, Mürşit veya Baba tarafından okunan, daha çok manzum şeklinde olan dualar. Kimi bölgelerde buna “nutuk”, nutk-u mürşid” veya “hayırlı” da denir.

 

GÜL DESTESİ: Sevgi, barış ve dostluğun simgesi olarak Alevi-Bektaşi edebiyatında sıkça geçen bu terimle ilgili şöyle bir olay nakledilir: Hz. Ali hasta döşeğinde son anlarını yaşarken, yakın dostu Selmân-ı Fârisi’den bir gül destesi istemiş ve Hazreti Şah, Selmân’ın getirdiği bu gül destesini eline alıp öyle vefat etmiştir. Rivayetmiş gibi görünen bu olay, aslında şu anlamlı gerçeği ifade ediyordu: Hz. Ali, son nefesinde bile, elindeki bu gül destesiyle insanlığa sevgi, barış ve dostluk mesajını vermek istiyordu.

 

GÜRUH-İ NÂCİ (Ar.): (veya Fırka-i Naciye) Kurtulmuş, selâmete kavuşmuş; hakikat sırrına ermiş topluluk; Alevi-Bektaşilerin kendileri için kullandıkları bir deyim. “Güruh-i Nâci mezhepliyiz / ne akıllı, ne deliyiz / baştan başa hep belliyiz / Şah-ı Merdan köçekleri” (Rıza Dede). “On dört Masum-i Pâk, Güruh- Nâci / Onyedi Kemerbest derdin ilacı / Pirim Hacı Bektaş serimin tacı / Hünkâr-ı evliya sana sığındım” (Virdi Derviş).

 

GÜVENDE (Far.): (Guyende: söyleyici, söylenen) Cem ayinlerinde saz çalıp nefes, düvazdeh, mersiye ve miraçlama okuyan kimse. Kimi bölgelerde bu hizmeti yürüten kimseye zâkir, âşık, veya sazendar denir.

 

HÂDİM (Ar.): Hizmet eden, yardımcı olan kimse. Hadim’ü-l fukara: Yoksulların yardımcısı.

 

HAK, HAKK (Ar.): Gerçek; Tanrı; Doğruluk, adalet, hak.

 

HAK ERENLER: Gerçek erenler.

 

HAK EVİ: Gönül evi.

 

HAKK’A YÜRÜMEK: Ölmek, vefat etmek. Alevi-Bektaşiler’de vefat eden bir can için “öldü” tabiri yerine daha çok “Hakk’a yürüdü”, Hakk’ın rahmetine kavuştu, kalıp değiştirdi, menziline erdi, ruhunu teslim etti, cemâle kavuştu” gibi deyimler kullanılır. Bu, Alevilik’teki tenasuh inancındaki ruhun ölmezliğini, ruh göçünü ve Hakk’tan gelip, tekrar Hakk’a dönüşü ifade eder. Yunus Emre, bir dizesinde bunu şöyle belirtir: “Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil”.

 

HAK İLE HAKOLMAK: Hak’la bütünleşmek; ikilikten geçip birliğe varmak.

 

HÂK (Far.): Toprak. Hâk ol ki, pâk olsun: Hem temiz, hem de temizleyici olan toprak gibi (benlikten arınıp alçakgönüllü) ol ki, temiz olasın. Hâk ile yeksan olmak: Yer ile bir olmak.

 

HAKULLAH (Ar.): Tanrı hakkı. Alevi inanç ve öğretisiyle ilgili gereken hizmetleri yürüten ve halkı irşad eden (aydınlatan) Mürşide (Dedeye) talipler tarafından verilen çerağ hakkı. Buna halk dilinde “çıralık” (çerağlık) da denir. Hakullah, Dede, Pir (Karakazan) ve Talip Hakkı olmak üzere üç bölümden oluşurdu. Dede, Dede hakkını kendisi için ayırırdı; taklip hakkını, fakir, yoksul, sakat ve bakıma muhtaç kimselere verirdi; Karakazan hakkını ise, Hacı Bektaş’taki Pir dergâhına götürürdü.

 

HANKÂH (Ar.): Büyük Tekke, dergâh.

 

HARABAT (Ar.): Yıkık; dağınık, meyhane; Tasav. Hal ehli, olgun insanların buluşma yeri; tekke; gönül. “Bulursa sofi-eğer neşesin harabatın / birer piyalesini (kadehini) bin kitap ile değişir” (Esrar Dede). “Zahit ne için etmedin imam harabat / zor geldi sana var ise erkânı harabat / gel cübbe vü destarına (sarığına) zinhar (sakın) güvenme / sonra seni berbat eder irfan-ı harabat” (Edip Harabi).

 

HAYDAR (Ar.): Aslan; yürekli, yiğit anlamında Hz. Ali’nin mahlas adı. Hz. Ali’nin annesi Fatıma bint Asad oğluna (Hz. Ali’ye) ilkin babasının adı olan “Asad” (Aslan) adını vermişti. Babası Abu Talip seyahattan döndükten sonra ismini “Ali” olarak değiştirdi (Huart, C. 1988: 387). Haydar-ı Kerrar: Döne döne saldıran. Hayderane: Yiğitçe; Hz. Ali’ye yaraşırcasına. “Bâbı Haydar’dan diğer bir bâba etmem iltica / ey Harabi ben Kızılbaş oğluyum âlem bilir” (Edip Harabi).

 

HAYDARİLİK: 13. yüzyılda Seyyid Kutbeddin Haydar tarafından kurulan, Ali’ye ve Oniki İmamlara derin sevgiyle bağlı olan tarikatın adıdır. Oniki İmama izafeten Oniki dilimli tac giyen, sakallarını kesen, bıyık ve perçem bırakan, kollarına Ali kulu olduklarını simgeleyen “menguş” denilen halkalar takan Haydarilere göre, insan ancak benliğinden, geçici varlıklardan, aşırı tutkulardan sıyrılarak, nefsini yenerek, ilim, irfan, sevgi ve ………………. (SAYFA 1228’DEN DEVAMI EKLENECEK)

 

 

Haydariye (Ar.): Dervişlerin hırka altından giydikleri kolsuz ve kısa giyecek; yelek. Manevi anlamda dervişliği, alçakgönüllüğü ve türab olmayı simgeler.

 

Hırka (Ar.): Dervişlerin giydikleri yakasız, önü açık, kollu, genişçe ve topuklara kadar uzanan bir üstlibası; fahir. Manevi anlamda dervişliği öğrenmeyi örtücü olmayı ve ayıpları görmemeyi simgeler. Hırka-ıi fakr-u fena: Yoksulluk, yokluk hırkası. Hırka-i settar: Örtücü hırka. Hırka-i Teberrük: Başka bir tarikata girip nasip alanlara giydirilen hırka. Resim hırkası: Resmi törenlerde giyilen hırka. Hırka altında Sultan: Görüşte yoksul gerçekte ise nefsine buyruk kimse.

Ben Merlamet hırkasını kendim giydim eynime / ar-ı namus şişesini taşa çaldım kime ne! (Nesimi)  Kaldım bir aba bir hırka / onu da soyundum Hakk’a / sen vücudunu çarmıha / ger dediniz gerdim işte! (Vahid Dede)

 

Hızır: Hızır Aleyhisselam, Hızır Nebi, Hızır İlyas,, gibi isimlerle çağrılan Hızır, halk inançlarına göre ab-ı hayat (bengisu) içerek ölmezlik sırrına ermiş; darda kalanların, yardımını dileyenlerin carına (yardımına) yetişen; iyi haber muştulayan, bereket ve bolluk getiren ak sakallı, nur yüzlü boz atlı bir ermiş, bir nebi ve bir Peygamberdir. Kul bunalmayınca Hızır yetişmez Hızır yoldaşın ola! Her vaktini hazır bil. Her gördüğün Hızır bil. Hızır gibi yetişti. Yetiş Hızır Nebi, sen imdat eyle! Yetiş carımıza Hızır ya Hızır! Halk arasında yaygın  olan bu deyimlerden de anlaşılacağı gibi Hızır, dar günlerde, üzüntülü ve sıkıntılı anlarda bir umut güneşi gibi beliren ve tanrısal sırlarla donatılmış bir evliyadır. Muhammed Ali’nin ilmi aşkına / yetiş carımıza Hızır ya Hızır / yardım eyle düşkün il şaşkına / yetiş carımıza Hızır ya Hızır binbir adı vardrı bir adı Hızır / her nerede çağırsam orada hazır / Ali padişahtır Muhammed vezir / bu fermanı yazan Ali değil mi? (Pir Sultan Abdal) Gediğin başında baktım geriye / biri binmiş kıra, biri doruya / birini benzettim Merdan Ali’ye / yürü sultan Hızır car günün geldi / Yetiş Şah-ı Merdan car senden kaldı!.. (Deli Derviş)

 

Horasan Çerağı: Cemevinde Horasan postunun (pir, mürşid makamının) yanında bulunan çerağı. Bu çerağ önceden uyarılır. Diğer çerağlar bu çerağdan aldıkları şule (alev) ile uyandırılırlar.

 

Horasan Erleri: (veya Horasan Erenleri) Horasan’dan Anadolu’ya gelen Erenler, Dervişler, Abdallar; Horasan’dan Ruma zuhur eyleyen / Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi? (Abdal Musa). Çıktık Horasan’dan eyledik sökün / düşürdüler bizi tozlu yollara / omuzda parlıyor uzun şifleler / aşırdılar bizi karlı dağlara (Dedemoğlu)

 

Horasan Postu: Pir postu; Hacı Bekataş Veli’nin makamını temsil eden post.

 

Horasan Şahı: (şah-ı Horasan, Sultan-ı Horasan) Tüerbesi İran’ın Tus (şimdiki adıyla Meşhed’de bulunan) 8. İmam Ali Rıza’nın (Medine 770- Tus 818) takam adı. İmam Ali Rıza Şah-ı Horasan / Muhammed Taki’dir derdime derman / Ali-yün Naki’dir cümleye ser can / Hayderi’yim, Caferi’yim ne dersin (Fahri) 

 

Horasani Taç: Dört kapıyı simgeleyen dört dilimli derviş tacı.

 

Huda, Hüda (Far): Tanrı. Bari Huda: Yaratan Tanrı. Esrar-ı Huda: Tanrı’nın sırrı. Nur-u Huda: Tanrı’nın nuru. Hikmet-i Huda: Tanrı’nın hikmeti. .. Esrar-ı Huda’dır erenler remzi / bozulur mu levhde yazılan yazı / İlhami dervişin naz ü niyazı / Şah Hüseyin der de yanar ağlarım. ( İlhami )  ,, Ali Baba eğer söze uyarsa / emir Huda’ nındır beyler kıyarsa / ala gözlü yavrularım duyarsa / alın çözüp kara bağlamasınlar. (Pir Sultan Abdal)

 

Hurufilik: HALİL

 

Hünkar (Far): Hükümdar, sultan. Tarikat ulularına verilen san. Hacı Bektaş-ı Veli’nin unvanı. “ Değme arif bunu böyle bilmez / bilir ama yine arif olamaz / her Mürşid ölüyü diri kılamaz / Hünkar Hacı Bektaş Veli olmayınca” (Pir Sultan Abdal) “ Baş açık yalın ayak abdal olup alemde biz / Hacı Bektaş Veli Hünkar’a gelmişlerdeniz (Fazliya)

 

Hüsn (Ar): Güzellik, iyilik, olgunluk. Hüsn-ü hal: İyi hal, güzel davranış. Hüsn-ü idare: iyi idare, Hüsn-ü kabul: İyi karşılama, kabul görme. Hüsn-ü kuruntu: Bir şeyi safça kendinden yana iyiye yorma; vehim, olmayacak bir şeyin olacağını sanma. Hüsn-ü muaşeret: İyi geçim. Hüsn-ü mutlak: Mutlak, kemal Tanrı’nın güzel cemali. Hüsn-ü niyet: İyi niyet temiz yüreklilik. Hüsn-ü telakki: İyiye yorumlama

 

İcazet (Ar): İzin; diploma; belge. İcazet alma: izin almak. İcazetname: Dedelik veya babalık hizmetini yürütenlere Dergahın veya ocağın üst aşamasında olan Dergah postnişini, ,Dede Baba veya Mürşid tarafından verilen yetkinlik belgesi. Dede-Babalar, daha çok babalık hizmetini yürütenlere bu yetkiyi verir.

 

İhavan-As-Sefa: (Safa Kardeşler, sadık dostlar) İmam Cafer Sadık’ın büyük oğlu İsmail’e dayanan İsmailiye mezhebine mensup bilginler topluluğunun kendi aralarında birbirine “İhavan As Safa” diye hitap etmelerinden kaynaklanır. Macar şarkiyatçı Ignaz Goldziher bu bilginler toplulğunun İhavan as Safa ismini, esi Hind metinlerinden, Hind düşünürlerinden Bidpay tarafından Sanskritçe yazılan ve Sasani hükümdarı Husrav Anuşarvan’ın Hindistan’a gönderdiği özel doktoru Burzoe tarafından Pehlevi diline İbn al Mukaffa tarafından ise Arapçaya çevrilen Kelile ve Dinme adlı krallara öğüt niteliği taşıyan madal kitabından geçen bir sözcükten aldıkları yazmaktadır. Öğretilerini ve birliğin amaçlarını 52 risale halinde kaleme alan İhvan As Safa grubunun asıl amaçları, inançta bilimi, aklı ve mantığı egemen kılmaktı. Daha çok sudur teorisi ve vahdet-i vücud/vahdet-i mevcut felsefesine dayanan öğretilerinde Eski Yunan, İran, Hind felsefelesini ve Mezopotamya kültürlerinin önemli etkileri vardı. Sokrates, Aristoteles, Pythagoras, Eflatun/Platon gibi Yuna filozoflarının ayrıca İskenderiyeli Yeni Eflatuncu filozof Plotinos’un eserleri o dönemde Farsça ve Arapçaya çevrildi. Dini dogmatizm karşısında özgür bir düşünce, bir reformasyon hareketi olarak gelişen, birlik ve adalet kavramını ön planda tutan bu hareket, bir yerde ortak mülkiyeti ve paylaşımcılığı savunan, zengin fakir ayrımını ortadan kaldırmak isteyen Karmati komünizmini andırıyordu. İhvan As Safa bilginler topluluğu matematik, fizik, antropoloji, psikoloji, ahlak, mantık, felsefe ve teoloji alanında 52 risale yayınladı. 17. 18. yy. Batı’da yayınlanan ansiklopedilere kaynaklık eden bu risaleler 1-14 matematik ve mantık, 15-30 tabii bilimler, (fizik, kimya, gökbilim, biyoloji) 31-42 metafizik, 43-51 teoloji ve diğer bilgilerden oluşuyordu. Bu ansiklopedilerin özellikle batini inançlar üzerinde önemli etkileri oldu. Bu kaynakların birçoğu İbni Sina’nın eserleri ile 1150 Bağdat’ta ateşe verildi. Daha sonraları yeniden toparlanan bu eserleri yeni baskıları ile birlikte özellikle Nusayri Aleviler arasında bulmak mümkündür.

 

İkrar (Ar): (Karar’dan) kararlaştırma; söz verme; kabul etme, onaylama. İkrar vermek: Yola girmek isteyen bir talibin aynicemde yapılacak ikrar töreninde, musahibiyle birlikte erenler meydanında, Mansur darında mürşid ve canlar huzurunda söz verip nasip alması. ,,,”Yüzüm yerde, özüm darda durmuşum / Muhammed Ali’ye ikrar vermişim / Sekahüm şerbetin anda görmüşüm / içip kana kana mestane geldim” (Şahi) ,, Sanma zahid sen bizi inkara gelmişlerdeniz / Şah-ı Merdan deyüben ikrara gelmişlerdeniz” İkrarımız enel haktır / bu ikrarınm beli haktır / cemal-i nur celi  haktır / Hak Muhammed Ali haktır / Hacı Bektaş Veli haktır”  (Muhiddin Abdal) “Hayvan yularından, insan ikrarından tutulur.” (Atasözü)

 

İlm-i Ledün: (Ar): Allah’ın sırlarına ait manevi bilgi; gayb ilmi. “Ey hoca sen bizi cahil mi sandın / biz ledün ilminini ulemasıyız / bizi mezhebine dahil mi sandın / biz beni İsrail enbiyasıyız” (Harabi) İlm-i Ledün’ü na-ehle vermek, ilm-i Ledün’e zulümdür / İlm-i ledün’ü ehline vermemek, ehline zulümdür.” (Sersem Ali Dedebaba)

 

İmam (Ar. İmam): Sözcük anlamıyla rehber, işaret, misal; mistik anlamıyla (Şii İslam’a göre), kendisine rehberlik edilen yol gösteren Hz. Ali ve eşi Hz. Fatıma’nın yani Hz. Muhammed’in Ehl-i Beyt’nin ev halkının) soyundan gelen ve Hz. Muhammed’den sonra O’nun vekilliği görevini üstlenen, Peygamber risaletinin (Tanrı elçiliğinin) devamı olan, Tanrı hidayetine erişmiş , O’nun nuru ile nurlanmış, bilgi ve irfanla donatılmış İslam’ın en yüksek ruhani rehberi (Suni İslam’a !! göre ise halife). Cemaatte namaz kıldıran, önde bulunan, din bilgini, alim kimselere de “imam” denir. Mezhep kurucularına da bu unvan verilir. Şii inanca göre, Tanrı iradesine dayanan ve masum olan imamlık, yalnız Hz. Ali  ve O’nun soyundan gelenlerin hakkıdır. Çünkü Hz. Muhammed, son veda hutbesinde: “Bundan sonra halife ve emiriniz amcamın oğlu ve damadım Ali’dir. Benim yerime o geçecektir. Ben kimin Mevlası isem  (efendisi) Ali de onun mevlasıdır. Her nebi için bir vasi (vekil) ve varis vardır, Ali de benim vasim ve varisimdir.” Diyerek kendisinden sonra Hz. Ali’yi vekil (imam, halife) tayin etmiştir. Ve Tanrı’nın gizli sırlarını O’na bildirmiştir. Anadolu Alevilerinde de tasavvufi (mistik) ve batini (içrek, ezoterik) yorumuyla Oniki İmam inancı egemendir. Alevi Dedeleri de kendilerini soy itibarıyla Ehl-i Beyt’e dayandırırlar.

 

İnsan-ı Kamil: Tasavvufta ilim ve irfan bakımından en üst aşama olan kemal mertebesine (haikat kapısına) ulaşan, hakikat sırrına eren; Hakk’ı kendi özünde, kendi özünü Hakk’ta gören olgun, yetkin insan; mürşid. “Benlikten kurtuluruz / kamil insan oluruz / mutluluğu buluruz / ben yerine biz desek.” (Nizami Nefesli) Kamil ile yoldaş olan yorulmaz. (Şah Hayati)

 

İrfan (Ar): Bilgi, kültür, anlayış, seziş; Tasavvuf anlamıyla Hakk’ı ve sıfatları bilmek, kendini tanımak; olgun, yetkin konuma gelmek; hakikat sırrına ermek. Savm ü salat hacc ile sanma zahid biter işin / İnsan-ı kamil olmağa lazım olan irfan imiş (Niyazi) Birgün yapacak fen şu siyah toprağı altın / Her şey olacak kuderet-i irfanla inandım. (Tevfik Fikret) Hatayi’m can aşkına / ehl-i irfan aşkına / Marifetten su gelir / dökülür can aşkına (Hatayi)

 

İrfanilik: Bilgi kuramına dayalı, Tanrısal alemin sırlarını açıklayan, Tanrı-insan-doğa ilişkilerini inceleyen öğreti; gnostisizm (Yu. Gnosis; bilgi, irfaniye), bilinircilik, din felsefesi. Gnoseoloji (yun.gnosis bilgi; logos: öğreti), bilgi kuramı, Alm. Erkenntnislehre: Bilgi gösterisi. Esoterik (içrek, Batıni) felsefe, dünya görüşü ve din anlayışı. Hacı Bektaş Veli’nin “yolumuz bilim, irfan ve insanlık sevgisi üzerine kurulmuştur.” Sözleriyle de ifade ettiği gibi, Alevi inanç ve öğretisinde sevgi, b,lg, kuramı ve irfanilik ön plandadır.

 

İrşad (Ar): Doğru yolu gösterme, uyarma, aydınlatma. Şu fena mülküne çok geldim gittim / yağmur olup yağdım ot bitim / Urum Diyarı’nı ben irşad ettim / Horasan’dan gelen Bektaş idim ben (Şiri) 

 

İsm-i Şerif (Ar): Şerefli mübarek kutsal ad; Tanrı adı. “Allah ile işte burada birleşik / Nokta-i amaya girdik yerleştir / Sırr-ı künt-ü kenz’i orda söyleştik / İsm-i şerifini Rahman eyledik”(Harabi)

 

Kabe (Ar): Mekke kentinde bulunan ve İslam alemi için kutsal sayılan  yapı; Beytullah; hacıların ziyaret ettiği yer; namaz kılınırken yönelen taraf. Kabe Kavseyn: Mi’rac gecesinde Hz. Muhammed’in Tanrı’ya olan yakınlık derecesi. Alevilerce ziyaret edilmesi gereken en kutsal yer., her şeyden önce Tanrı’nın tahtı olan gönül evidir. “Benim Kabem insandır”. (Hacı Bektaş Veli) “Çalış kazan ye yedir / bir gönül ele getir / yüz Kabe’de yeğrektir / bir gönül ziyareti (Yunus Emre). Gel Derviş beri gel yabana gitme / her ne arıyorsan inan sendendir / nefsine beyhude eziyet etme / Kabe ise maksadın, Rahman sendedir.  (Rıza Tevfik)

 

Kadem (Ar): Ayak, adım, uğur. Allah ikrarınızı sabit kadem eylesin: Allah verdiğiniz ikrarı uğurlu ve sürekli kılsın.

 

Kalender (Far): 1. yaradılış itibariyle alçakgönüllü, iyi ve yumuşak huylu olan, maddiyata, gösterişe önem vermeyen ve dervişane bir hayat süren kimse, rind (gönül eri); 2. Kalenderi tarikatında olan derviş; 3. Bektaşilerde derviş olmaya ikrar veren, fakat henüz törenle tac giydirilmeyen ve tekede arakıyye ile hizmet eden kimseye de “kalender” denirdi. 

 

Kalıp Değiştirmek: Hakk’a yürümek, ruhunu teslim etmek, cemale kavuşmak.

 

Kaalu bela (Ar): Cenab-ı Hakk’ın insanları yarattığı zaman; onlara, elestü birabbiküm? (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?) diye sorması ve onlardan “kalu bela” (Evet Rabbimizsin) cevabını alması. Alevi-Bektaşi nefeslerinde kullanılan “elest”, “kalu bela”, “kalu beli” sözcükleri ta ezelden beri insanın yaratılışından, başlangıcından beri anlamında kullanılmaktadır. “Pir Sultan’ım Hak Muhammed Ali’den / Ta ikrarım vardır kalubeladan / Şefaat umarım güzel Veli’den / Muhammed Ali’yi sevdim okurum.” “Hak ile Hak idik biz ezelide / Taruz-ı Elest’te Kalubeli’de / Mekan-ı Huda’da bezm-i celide / Cemalini gördük iman eyledik (Harabi)

 

Kamil (Ar): Kemale ermiş, olgun, yetkin, erişkin, eksiksiz, mükemmel, ağırbaşlı, bilgili ve kültürlü (kimse). Varıp bir kamile yoldaş olmağa / ahd eyleyip ikrarında durmağa / dört duvarın binasını kurmağa / ararım üstadım bulayım diye. (Kul Veli). Uzak ol cahilden, kamile yakın / sözünde mana yok darılma sakın / aslın karıncaysa merdane bakın / ummadığın taş başa düşer mi düşer (Pir Sultan Abdal)

 

Kanber (Kamber): Hz. Ali’ye ve O’nun ailesine (Ehl-i Beyt’e candan bağlı olan; Hz. Ali’nin yanından hiç ayrılmayan, daima O’nun hizmetinde bulunan, O’nu koruyan zenci kökenli kölenin ismi. Kanber, Alevi Bektaşi edebiyatına, samimi dostluğun bir kişiye bir yola veya bir davaya sadakatle bağlılığın bir ifadesi olarak geçmiştir. “Erenler cemine her can giremez / Şah’a Kanber gibi kul olmayınca / her Kanberim diyen, Kanber olamaz / Edep ile erkan yol olmayınca” (Kul Himmet)

 

Kanberiye: Bektaşi Babalarınca Alevilik yoluna Ehl-i Beyt’e ve Pir’e Kamber gibi bağlılık anlamında belli bir törenle bele bağlanan kemere (kuşağa) takılan yumurta biçiminde bir taş. Bu taş Hacıbektaş’tan çıkan balgami taştan veya Necef taşından yapılırdı.

 

Karmatilik: Halil

 

Kemale ermek: Çiğ iken pişmek, olgunlaşmak, hakikat sırrına varmak.

 

Kemer (Far): Belli aşamalardan geçen dervişlere ve görgüde geçen musahip canlara özel bir törenle bağlana yünden örülmüş tarikat kuşağı, şed. Kemer manevi anlamda olgunluğu ilim ve kemal sahibi olmayı, alçakgönüllüğü ve doğruluğu simgeler.

 

Kemer Beste: Beline kemer bağlamış olan: Alevi inancına göre, Hz. Muhammed, kendisine musahip edindiği Ha. Ali’ye; Hz. Ali’de Selman başta olmak üzere, musahip olan onyedi kişiye, bazı kaynaklara göre onyedi  evladına kemer bağlamış. Kemer bağlanmış bu pnyedi kişiye “Onyedi Kemerbest” denir.

 

Kemter (Far): Aşağı, aciz, zavallı kul. Kemterane: Acizane, alçakgönüllülük ifade eden bir söz. “Kul Hüseyin’im kemter nedir çaresi / ne kadardır arşın Kürsün arası / uyumuşken yüreğimin yarası / ey hoca sızlattın, sorabildin mi?” (Kul Hüseyin)

 

Kenz (Ar): Hazine. Künt-ü Kenz Gizli hazine, Tanrı sırları.

 

Kerrar (Ar): Savaşta döne döne kılıç sallayan Haydar-i Kerrar: Hz. Ali’nin unvanı.

 

Keşkül (Far): Gezici dervişlerin elinde taşıdıkları Hindistan cevizi kabuğundan veya abanozdan yapılmış kab, çanak. Yedi deniz bizim keşkülümüzde / Hacım umman ise biz de göldeniz / hızr-u İlyas bizim yoldaşımızdır / Ne zerre günden, ne hod aydanız (Abdal Musa)

Kevn (Ar): Vücut, varlık, var olma. Kevn-i mekan: Varlık evreni, cihanı

 

Kevneyn (Ar): İki alem , iki dünya Seyyid’ül kevneyn: İki alemşn seyidi

 

Kırkbudak: Halil

 

Kırklar: Ârif-i billah mertebesine (velilik derecesine) ulaşmış Kırk ulu kişi; Haz. Ali’yle birlikte Fatma’nın evinde (Kırklar meclisinde) bir araya gelen ârifler topluluğu; varlıktan, benlikten geçerek velilik katına erişmiş kişiler; Allah’ın dostları.

Alevilik’teki mistik yapıyı, vahdeti vücud felsefesini ve kemal aşamasını simgeleyen Kırklar Meclisi, senliğin benliğin kalktığı, herkesin eşit sayıldığı; Kırkının bir, birinin kırk göründüğü birlik makamıdır. Kırklar’ın Hz. Fatma’nın evinde toplanması ve 17’sinin bacılardan oluşması, Alevilik’te kadına verilen önemi ve eşit değeri vurgulasa gerektir. Alevi aynıcemleri, tasavvuf inancına göre, Kırklar meclisine dayandırılır. İlim kapısı olan Hz.Ali, bu ârifler meclisinin (velâyet makamının) başkanıdır; Velâyet Şahı’dır: “Biz Kırklarız, taptığımız Ali’dir / Kırkımızın her biri cömert velidir / Şah-ı Merdan cümlemizden uludur / Medet Allah, ya Muhammed, ya Ali!

Kırklar meydanına vardım / gel beri ey can dediler / izzet ile selam verdim / gir işte meydan dediler”. “Binlerden Kırklara vardık / Hakikat önünde durduk / Yediler’den haber sorduk / Üçler’deniz, hiç değiliz”. “Eğer târikatten suâl edersen / Murtaza Ali’dir pirimiz bizim / Göregeldiğimiz süregideriz / Kırklardan ayrılmış sürümüz bizim (Şah İsmail Hatayi)”.

 

Kırklar Meclisi: Kırklar toplantısı; aynıcem.

 

Kırklar Meydanı: Kırkların toplandığı yer; aynıcem evlerinin orta bölümü; sorgu ve görgü işlemlerinin yapıldığuı dâr meydanı.

 

Kırklar Şerbeti: Kırklar meclisinde, Hz. Muhammed tarafından, Selman-i Farsi’nin getirdiği üzüm tanesinden ezdirilip dağıtıldığına inanılan üzüm suyu. Aynicemlerde dağıtılan şerbet veya dem. “Kırklar bir şerbet içtiler / can ile baştan geçtiler / cezbe-i aşk’a düştüler / ettiler Kırklar semahı (Feyzullah Çelebi)”

 

Kirve / Kirve: Kirvelik, sünnet (hıtan: kestirme) geleneğine dayandırılarak birbirini seven birbirine güven duyan iki aile arasında kurulan bir akrabalıktır. Sevgi ve dostluk temelin dayanarak kurulan bu ailevi bağ, aynı zamanda sosyal bir organizasyondur. Bu kurum kültürel ve inançsal değerlerle pekiştirilip ömür boyu sürer; karşılıklı sorumluluk ve yükümlülükler getirir.

Halk arasında “kirva”, “kiriv”, “kevra”, “küvre” gibi sözcüklerle de söylenen kivre sözcüğü, köken olarak nereden geldiği bilinmemektedir. Bu sözcük eski Türkçe sözlüklerde de geçmemektedir. Kirv sözcüğü Farsça ve Kürtçede tutma anlamında kullanılmaktadır. Ayrıca Siirt ve Mardin bölgesinde kullanılan ve akrabalık anlamına gelen Arapça kökenli “qarib” sözcüğü veya Süryanice’deki qaribo  (İbranice’de qarov) sözcüğü belki de zamanla dilimizdeki kiriv veya kivre olarak geçmiş olabilir. Kazan ve Urfa’daki Türkler arasında da kirvelik geleneği vardır. Ama onlar kivre yerine sünnet babası deyimini kullanırlar. Kivreliğin Hristiyanlıktaki Patenschaft’la (vaftiz anası veya babası) çok yakın benzerlikleri vardır.

Kivreliğin en yaygın olduğu bölgeler, özellikle İç, Doğu ve Güneydoğu Anadolu, Kafkasya, Kuzey Irak, Kuzey Batı İran bölgeleridir. Kirvelik geleneği bu bölgelerde oturan Sunni, Alevi, Şii, Kürt, Türk, Ermeni, Yezidi, Süryani ve Gürcüler gibi farklı inanç, köken ve kültürlerden gelen insanlar arasında bir dostluk bağı olarak günümüze kadar sürdürülüp gelmektedir. Aile ve aşiretler arasındaki düşmanlıklar ve kan davaları çoğu zaman kirvelik ilişkileri kurularak giderilmeye çalışılır. Ayrıca kirvelikle, ailevi ilişkiler geliştirilir., sosyal ve ekonomik bağ güçlendirilir.

Kirvelik bağı, daha çok erkek çocuğun doğumundan sonra, özellikle sünnet pratiğinin uygulandığı zaman birbirini seven birbirine güven duyan iki aile arasında kurulur.

Kirvelik geleneğinin en fazla önemsendiği, birçok görev, sorumlulukların yüklendiği ve kirveler arasında 6-7 göbeğe dek kız alınıp verilmediği kesim, daha çok İç, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da oturan Alevi kesimidir. Sunni kesimlerde ise kirveler arasında genellikle kız alınıp verilir.

Aleviler arasında kirvelik, musahiplik gibi iki aile arasında kurulan en ileri dostluğun ve yakınlaşmanın bir sembolüdür. İnançsal bazda oluşan bu akrabalık ilişkisi hiç kuşkusuz sosyal, siyasal ve ekonomik dayanışmanın da en güzel örneğidir.

Kirvenin eşi kendi bacısı, kız çocukları kendi çocukları gibidir. Kirvenin saygın bir yeri vardır. En iyi hizmet, en iyi yemek en iyi yatak kivre içindir. Halk arasında şu deyimle de ifade edildiği gibi “Kivre, kirvenin yoluna baş koyar.” Özetlersek, kivre kirvenin haldaşı, yoldaşı ve sırdaşıdır. Acısını, sevincini, kederini kirvesine anlatır, kirvesiyle paylaşır.

 

Kün (Ar): Ol, olsun anlamında Tanrı’nın evreni yaratmak için verdiği emir.

 

Künt-ü Kenz: Gizli hazine; insanın ve evrenin Tanrısal aşk ve sevgiyle yaratılması; Tanrı’nın, Davut Peygamber’in “Allah’ım, bu eşyayı niçin yarattın” sorusuna verdiği yanıtın ilk iki kelimesi: ben bir gizli hazine idim, bilinmek istedim, kendimi sevdim, halkı yarattım; gizli hazinem böylece meydana çıktı”. Allah ile işte burada birleştik/ Nokta-i ama’ya girdik yerleştik/ Sırrı künt-ü kenzi orda söyleştik/ İsm-i şerifini Rahman eyledik (Edip HARABİ).

 

Lamekan (Ar): (Farsça bi-mekan), mekansız; mekanı yeri yurdu olmayan. Tasavvuf anlamıyla mekan ve zamana bağlı olmayan, her şeyin üstünde olan, ölümsüz, sınırsız önsüz ve sonsuz olan Tanrı. Diğer bir tanımla, kendini geçici varlıklardan sıyırarak Tanrı’ya vermek; gerçek varlığa ulaşmak; özünü Tanrı özünde (zat-ı ilahi’de) yok etmek; mürşid-i kamil olup Hak hakikat sırrına erme; Hakk’ı kendi özünde, kendi özünü Hakk’ta görmektir. Ali şol lamekandır kim münezzehdir kamu şeyden / Ali şol binişandır kim her eşyada hüveydadır / Ali’dir aleme server, Ali nur-imücelladır (Caferi) Lamekandan geldik kadri cihana / zarf ü mekan olduk kevn ü mekana / bu şekl ü hey’etle düştük ziyana /

 

Levh ü kalem (Ar): Tnrısal takdiri oluşturan levha ve kalem. “ halk olmazdım evvel milk-i melekut / kimseler kılmazdı Mevla’ya sücut / Arş ü Kürs, levh, kalem olmadan mevcut / ind-i manevide hem var idim ben (Dertli)

 

Levh-i Mahfuz (Ar): Tanrısal sırların saklandığı, olmuş ve olacak şeylerin yazıldığı levha; Tanrısal ilim. “Levh-i mahfuzdur yüzün / anı şerheyler sözün / Arif bilir iç yüzün / nadan düşer zevale”(Mihrabi)

 

Lokma (Ar): Ağıza bir defada götürülecek büyüklükte yiyecek; yemek, aş cemevlerinde eşit parçalar halinde dağıtılan Dede destur verdikten sonra birlikte yenen yiyecek maddeleri; niyaz. Lokma etmek: Tekkleerde yemek yemek anlamında kullanılan bir söz. Lokma dökmek veya çıkartmak: ölen birini hayrına veya bir dilek için yemek vermek. Bir Lokma Bir Hırka: yoksul ve kanaatkar insanlar için kullanılan deyim. “Güzel aşık cevrimizi / çekemezsin demedim mi? / bu bir rıza lokmasıdır / yiyemezsin demedim mi?”  “Biz tüccar değiliz alıp satmayız / kalbimiz geniştir kin tutmayız / rızasız çiğ lokmayı da yutmayız / biz Muhammed

Ali diyenlerdeniz” (Pir Sultan Abdal). Bismi Şah Allah Allah.. Lokma hakkına, Evliya keremine, cömertler cemine, gerçek erenler demine Allah, eyvallah hü dost!.. (bir loma gülbengi)

 

Mahlas (Ar): Bir kimsenin ikinci ismi; şairlerin şiirlerinde kullandıkları takma ad. Şairlerin adlarını kullandıkları beyite ise “Şah beyti, mahlas beyti, imza beyti” veya “mühür beyti” denir.

 

Makam (Ar): Mevki; mertebe, basamak; manevi rütbe din ulularının, ermişlerin tirbe veya mezarlarının bulunduğu yer.

 

Melamet (Ar): Aşağılanma, horlama. Azarlama, kınama, ayıplama. Mistik anlamıyla dünya malına şekilciliğe önem vermeyen; mevki, şan, şöhret, kılık kıyafet tanımayan; hakikati tacda, hırkada, tekke ve zaviyede değil, Tanrı’nın tahtı olan gönül evlerinde arayan, Batıniliğe dayanan bir tarikat anlayışı, bir yaşam biçimi. “ben melamet hırkasını kendim giydim eynime / Ar-ı namus şişesini taşa çaldım kime ne? (Seyyid İmadeddin Nesimi) “hele biz iş bu yola gelmedik riya ile / melametlik donunu bizimle giyen gelsin (Yunus Emre) Mal, melameti örter (Atasözü).

 

Melamilik: Halil

 

Men Aref Sırrı: Mürşid-i kamil , olgun yetkin insanın erişebileceği Tanrısal sır, mistik Tanrı bilgisi. “Tanrı’yi kendi özümüzde bildik ve hem kendi özümüzü Çalap Tanrı’dan bildik” sözümüzü delili, şartı budur ki, Hz. Resul (s.a.v)  buyurur ki émen arefe nefsehu, fekad arefe Rabbehu” yani her kim kendisini tanırda nefsini özünü bilirse Tanrı’yı bilmiş olur. (Hacı Bektaş Veli) “Katibi bir pir’den nasihat aldık / Men aref sırrı’ndan haberdar olduk / Katreden katreye ummana daldık / Karıştık çoklara az değil.”

 

Menguş (Far): Mücerredlik nişanı olarak dervişlerin kulağına takılan küpe. Buna teslim halkası da denir.

 

Mihman (Far): Misafir; dost; gönül evinin sultanı Hz. Ali. “Ali’dir her şey için can / Ali’dir yar ile mihman / Ali rahim, Ali rahman, Ali’dir cümleye server”  (Seyyid İmameddin Nesimi) “Gel ey hoca bize ilmini satma / Hak mihman olduğu yeri bildin mi? (Kul Hüseyin). “Yine mihman geldi, gönlüm şad oldu / mihmanlar siz bize sefa geldiniz / kari kış yağar iken bahar yaz oldu / mihmanlar siz bize sefa geldiniz (Şah İsmail Hatayi) Alevi inacına göre mihman Ali’dir., Hızır Aleyhisselam’dır. Mihmansız (misafirsiz) evin bet bereketi yoktur. Misafirin girdiği eve bolluk bereket ve mutluluk girer. “Kapısına misafir gelmeyen kara ev yıkılayd, ana ve babasına hizmet etmeyen oğul doğmasaydı, hayvanların yemediği otlar görmeseydi.” (Dede Korkut) “Misafir gelince uğu gelri” (Kaşgarlı Mamut). “Misafir kısmeti ile gelir.” (Atasözü)

 

Mi’rac (Ar): Merdiven göğe çıkma; Hz. Muhammed’in Tanrı huzuruna çıktığı gece. Tasavvuf anlamıyla Mir’ac insanın mana aleminde en yüksek irfan katına çıkışı ve velilik mertebesine ulaşmasıdır.

Alevi Bektaşilik’te musahibiyle birlikte ikrar verip yola girmek isteyen canlar için yapılan görgü törenine de, manevi aleme ağmak olgun ve kamil insan olmak anlamında mirac denir. Görgü işlemi tamamlandıktan sonra, nasip alan musahip kardeşler, aynı cemdeki canlar tarafından “miracınız kutlu” veya “mübarek olsun” denerek tebrik edilirler.

Miracname, Miraciye veya Miraclama: Mirac olayını (Hz. Muhammed’in göğe yükselişini, Tanrı’yla buluşmasını ve Kırklar Meclisi’ne gelişini) konu edinen nefesler.

 

Miskin (Ar): Dünya malına önem vermeyen, kendisini tamamıyla Hak ve hakikat yoluna veren yok-yoksul kimse; derviş. Miskin-meskenet: yoksulluk; manevi yokluğun en ileri derecesi. “Miskin Yunus biçareyim / baştan ayağa yareyim / dost elinde avareyim / gel gör beni aşk neyledi” “Adımız miskindir bizim / düşmanımız kindir bizim / biz kimseye kin tutmayız / kamu alem birdir bize” (Yunus Emre)

 

Muhabbet (Ar): Sevi, dostluk, dostça konuşma. “Yok ise kalbinde muhabbet sevgi / yıkıktır gönlünde Allah’ın evi / özünde haberi olmayan divi / salıver yabana yorulsun gitsin (Kul Mazlum) “Gönül birliğinde, sevgi bağında / rengarek açılan güldür muhabbet / çağıl çağıl akar gönül ırmağı / hoş sedalı tatlı dildir muhabbet” (Ali Duran) Mihr-i muhabbet: Sevgi güneşi

 

Muhib (Ar): Seven, sevgi besleyen, dost yakın arkadaş; Alevi-Bektaşi yoluna giren kişi; dervişlikten önceki aşama. “Muhibim, dervişim demesi güçtür / tarikat libasın giymesi güçtür / çünkü o ipekli kumaş değildir” (Edip Harabi) “Abdal Musa aydur gerçek er isen / Ali’yi sevene muhib yar isen / Hakk’ın didarını görem der isen / urganı boynunda dar meydanıdır” (Abdal Musa) Muhibban: (Muhibbin çoğulu) eş, dost ve ahpaplar, Cemaat-i muhibbin: Sevenler topluluğu.

 

Musahıp (Ar.): (Sohbet’ten, güzel söz söyleyen, arkadaş). Tasavvuf anlamıyla, yol kardeşi; birlikte nasip alan canlar. Alevi-Bektaşi inancında önemli bir yeri ve işlevi olan Musahiplik, iki evli çift arasında inançsal temelde kurulan ve ömür boyu süren hem bir yol kardeşliği, hem de sosyal ve kültürel bir işlevi olan (sanal) bir akrabalık bağıdır. Birinci derecedeki akrabalıktan da öte tutulan Musahiplik, kirvelik gibi toplumsal dayanışmaya ve kişisel özveriye dayanan sosyal bir organizasyondur. Musahip, musahibini her alanda desteklemek zorundadır. Musahiplerden biri asker olursa, gurbete giderse ve vefat ederse, diğer musahip onun eşine ve çocuklarına bakmakla yükümlüdür. Musahibin eşi kendi bacısı gibi, çocukları kendi çocukları gibidir. Musahibin çocukları ve torunlar arasında 5-6 göbek geçmeden evlilik olamaz. Halk arasında söylenen şu deyimler, bu güçlü bağın önemini vurgulasa gerektir: Musahip musahibin can kardaşı, yoldaşı, sırdaşı ve hâldaşıdır; Musahip musahibinden hiçbir şey gizlemez; Musahip musahibinin hakkında kötü düşünmez; Musahip musahibini incitmez; Musahip musahibinin âşna-peşne’sidir; Musahip musahibini ateşten geri alır.  “Dinin içinde imandır musahip / gönül tahtında sultandır musahip (Şah Hatayi)”

 

Mücerred (Ar): Sözcük anlamıyla (tecrid’den) tek, yalnız, yalın, soyut anlamına gelen bu Arapça sözcük, tasavvuf anlamıyla evlenmemiş ve kendini dünyadaki kötülüklerden tecrit etmiş, nefsini kötü şeylerde arındırmış olan dervişlere verilen ad ve sıfattır. Bektaşilerin Babagan kolunda mücerred olan Dedebabalar ve dervişler de vardır. Mücerredliğe ikrar vermek isteyen dervişler için mücerredlik ayini yapılır ve mücerredliğin nişanı olarak, Hacı Bektaş Dergahı’ndaki Balım Sultan eşiğinde, sağ kulağı deldirilip Mengüş adı verilen teslim halkası takılırdı. İkrarından durmayan dervişlerin kulağından bu mengüşler geri alınırdı. Mücerredlik törenleri genellikle Hacıbektaş’taki Pirevi’nde ayrıca Kerbela’daki İmam Hüseyin asitanesinde, Mısır’daki Kaygusuz Abdal Dergahı’nda ve Tesalya’daki Durbali Sultan Asitanesi’nde yapılırdı.

Daha çok Hristiyan din adamları arasında özellikle Katolik ve Doğu Kiliseleri’nde ruhani liderler arasında yaygın olan (bilindiği gibi Evangeliş/Protestan Kilisesi başından beri mücerredliği reddeder) mücerred geleneğini mücerred baba olan Balım Sultan ile Bektaşiliğe girdiği söylenir.

Mücerred pak, müteehhil hak: Mücerredliğin kötülüklerden arınmış, tertemiz, fakat evliliğin de hak olduğu anlamında dervişler arasında kullanılan bir atasözü.  

 

Mücteba (Ar): Seçilmiş, seçkin, güzide. Hasan-ı Mücteba: İmam Hasan’ın ünvanı.

 

Mürebbi (Ar): Sözcük anlamıyla çocukları eğiten, terbiye eden kimse, eğitici. Alevilik’te Dede tarafından tayin edilen Dede’nin gidemediği, ulaşamadığı yerlerde onun adına sosyal ve dinsel hizmetleri yürüten, talipleri eğiten ve yetiştiren kimse; Dede’nin vekili. Kimi bölgelerde buna “Dikme Dede” denir. 

 

Mürşid (Ar): İrşad eden, aydınlatan, doğru yolu gösteren; kılavuz. “Mürşidin sözünü atama yabana / sıkı tut elini iriş Sübhan’a / Hayderi fakr ile fahr et cihana / gelme; gelme sakı; dönme; dönme!” (hayderi) “Yürü sofu yürü yolundan azma / elin gıybetinde kuyular kazma / varıp her dükkanda metain çözme / yanında mürşidşn var olmayınca” (Şah Hatayi)

Alevilik’te en üst makam olan Mürşidlik makamının sahibi Hz. Ali, Pir’lik makamının sahibi ise Hacı Bektaş Veli’dir “Mürşid Hayder Ali’dir, Hak anda müncelidir / eli Hakk’ın elidir, bilenler aşk olsun” (Fahir Ataer) Mürşid-i Azam: Hz. Muhammed. Mürşid-i Kamil veya Mürşid-i agah: Bilgi ve güzel ahlakla donatılmış, kemale ermiş olgun (kamil) insan. “Ali’nin sırrına ereyim dersen / Mürşid-i kamile varın erenler / gönül kabesine gireyim dersen / ol bahri ummana dalın erenler” (Esrari) “Özünde, sözünde olmasa yalan / Mürşid-i kamildir lekesiz olan / canlı bir Kabe’dir riyasız olan / mukaddes bir varlık Hakk’ın kendisi.” (Nesimi) 

 

Naci, Naciye (Ar): Kurtulmuş selamete kavuşmuş.

 

Nad-i Ali(yyen): “Ali’ye çağır” anlamında Hz. Muhammed’in Uhud Savaşı’nda yaralanıp darda kaldığında Hz. Ali’yi yardıma çağırmak için okuduğu (Cebrail tarafından okutulan) dua.

“Nad-i Aliyyen mazharu’l acaib, tecidhu avnen leke fi’n nevaib, lillalahi külli hemmin ve ğammin seyen-celi,  bi nuri nübüvvetike ya Muhammed, ya Muhammed, ya Muhamme; ve bi-nuri velayetike ya Ali, ya Ali, ya Ali!.. Edrikni, edrikni edrikni ve aleyke muhavveli. La gaza illa gaza el Mürteza bil-iktidar; her bir kaza ve bela senden gelirse, def’eyle ya Perverdigar!.. Münkirin boynundan gitmesin tığ ile teber!.. La feta illa Ali, la seyfe illa Zülfikar, gerçekler demine hü mümine ya Ali!..

(Ya Muhammed! Zor ve sıkıntılı anlarında yardımına Ali’yi çağır ki, O, olağanüstü hallerin sahibidir ve Hakk’ın kudret sırrıdır. Üzüntülerden, felaketlerden kurtulmak için Ehl-i Beyt ve Evlad-ı Hüseyin aşkına, O’na sığınmalıdır. O, Peygamberliğin nuru, veliliğin sırrı, cemal ve kemalin maliki, Tanrı ululuğunun sahibidir. Onun için ulu Allah adına O’na nida et (çağır). Ali’de üstün er, Zülfikar’dan üstün kılıç yoktur. Allah’ın biricik dostu Ali’dir. Ya Ali bizim de gönüllerimizi ve düşüncelerimizi aydınlatarak bizi da Allah’a ulaştır!.. Ey ulu Tanrı! Sevgileri ve yücelikleri üzerimize vacip olan Muhammde ve Ali hürmetine bize yardım eyle! Amin!..

Bunun üzerine Hz. Ali “lebbeyk” (buyur efendim) derhal yardıma yetişmiş ve düşmanı savuşturarak Hz. Muhammded’i bu güç durumdan kurtarmıştır. Alevi inancına göre, Nad-i Ali’yi okumakta büyük sevap vardır. Onu okuyanlar yani Hz. Ali’yi yardıma çağıranlar, O’ndan şefaat umanlar bütün sıkıntılardan, zorluklardan, kaza ve belalardan kurtulurlar.

 

Nadan (Far): Cahil, kaba, bilgisiz.

 

Nar (Ar): Ateş. “Döne döne yandık aşkın narına / ben garibim sen garibsiz güzel dost / neler vermez idim senin uğruna / ben garibim sen garibsin güzel dost (Muhlis Akarsu)

 

Nasip Almak: İkrar vererek yola girmek, el almak. 

 

Nebi (Ar): Haber veren, Peygamber, (çoğulu Enbiya) Nebiyullah: Tanrı Peygamberi. Nuh-i nebi: Nuh Peygamber.

 

Nefes (Ar): 1. Alevi Bektaşi şairleri, aşıkları tarafından özellikle ayin ve törenlerde çalınıp söylenen şiirlere verilen ad. Halk arasında bu tür şiirlere, yörelere göre “deyiş, beyit, ayet ve nutuk” da denir. Mevleviler arasında ise bu tür şiirlere ilahi denir. 2. Arapça nefes, soluk, zaman anlamında kullanılan bir sözcüktür. Tasavvufta mürşidlerin, dervişlerin gönülleri ferahlandıran manevi gücüne de nefes denir.

 

Nefes Evladı: Ulu bir kişinin, Pir’in veya mürşidin himmet etmesiyle doğan çocuk; manevi evlat; yol evladı. Bektaşiliğin Babagan koluna göre, Seyyid Ali Sultan, (asıl adı İbrahim; mahlas ismi: Timurtaş, Hızır Lala) Hacı Bektaş Veli’nin yol (nefes) evladıdır.

 

Nefes Haklamak: Söz tutmak.

 

NEFES ÖLDÜRMEK :Verdiği sözü tutmamak.  “kanlı gelsin katil gelsin, nefes öldüren gelmesin.” (ata sözü) “Burda  kibr ile kin olmaz/ hem sen olup, hem ben olmaz/ adam öldürsen kan olmaz. Nefes öldürsen kan olur” (Hatayi). 

 

NEFİR (Far.) : Büyük boru. Bazıcı gezici dervişlerin vahşi hayvanları ürkütüp kaçırmak için bellerinde veya boyunlarunda taşıdıkları ve daha çok manda boynuzundan yapılmış  olan boru. Buna “ yuf borusu” da denir.

 

NEVRUZ (NEWROZ) : “Nevruz”, “ Newroz” veya “ roz-i nau” sözcüğünün Türkçe karşılığı “ yeni gün”demektir. / Farsça ve Kürtçe new/nau : yeni;ruz ; gün demektir ).Güneşin koç burcuna girdiği 21 Mart ‘a rastlayan Nevruz, ilk baharla birlikte, yeni bir hayatın, canlığın, bereketin ve bolluğun başlangıcını simgele. Hiristiyanlıktaki Osterfest (Paskalya Bayramı) ile çok yakın benzerlikleri olan 21 Mart Nevruz Bayramı, yeniden dirilmenin, canlamanın ve yenilenmenin bir ifadesidir. (Nevruz bayramının farklı inanç ve kültürlerde nasıl kutlandığı konusunda geniş bilgi 21 Mart Nevruz  (Newroz)(Bayramı bölümüne bkz.)

 

 

NİYAZ (Ar.) Yakarış, dua, dilek, rica, saygı, hürmet; armağan, lokma. Niyaza durmak: Mürşit, Dede huzurunda dâra durmak, peymançeye geçmek ( selâma durmak ) . Alevilik’te , “ Halka hizmet, Hakk’a  Hizmet”, “ Niyazım Hakk’a niyazım Hakk’a “ deyimleriyle de ifade edildiği gibi, namaz yerine, dua etmek, yalvarmak, yakarmak anlamında  niyaz kavramı kullanılır. Cümlenizin Niyazı: Bir toplulukta bulunanların tümünü birden selamlamak için kullanılan bir deyim. Aşk olsun, Aşk-ı  niyaz olsun ( selamlama sözü ). Niyaz pençeresi: Tekkelerin türbe pençerelerine verilen ad. Niyaz taşı: Meydan taş. Buna Mürüvvet taşı ve Kızıl Eşik de denir. Niyaz akçesi: Tarikat mensuplarına verilen para.Bektaşilikte, Karakazan, Mürşid, Çerağ hakkı( Bk. Halullah).

 

NİYAZ ÂYİNİ : Mevlevilerde, canlardan birinin veya şeyhin isteği (niyazı) üzerine âyin-i şerifin uzatılması için yapılan özel törenin ve bu törende okunan iki bölümlü parçanın adı. Son peşrev çalınmadan önce, neyzenbaşı, segâh makamında bir taksim yapar ve Niyaz ayini başlar: “ Şem-i ruhine cismini pervane düşürdüm/ Evrak-ı dili âteş-i sûzane düşürdüm” beyitiyle başlayarak, “Dinle sözünü sana direm özge edadır/ Derviş olana lâzım olan aşk-ı Huda’dır” gibi ilâhilerle âyin devam eder.

 

NOKTA (AR.) : Durak, yer, bir yolun sonu, iki çizginin birleştiği yer; harflerin üstüne, altına konan işaret . Tasavvuf anlamıyla, harflerin başlangıcı ve sonudur; Tanrı bilgisini içeren bütün harfler bir noktadan ibarettir.

Nokta-i Baa: Hz Ali’nin “ ben Bismillâhın ‘B’sinin altındaki noktayım” anlamında kullanılan bir deyim. Nokta-i kübra: Büyük nokta; vahdet (birlik) gerçeği. Nokta-i âmâ: Görülmeyen, gizli olan, Tanrı’dan başka hiçbir  varlığın idrak edemediği nokta. Nokta-i Vahdet: Vahdet nazariyesine göre Hz Hüseyin. “ Allah ile işte burda birleştik / Nokta-i âmaya girdik yerleştik/ Sırr-ı künt-ü kenz’i orda söyleştik / İsm-i şerifini Rahman eyledik.” (Harabi).

 

OCAK: Ateş yakılan yer; ev, aile, yuva; kurum, teşkilat; Alevi- Bektaşi inancının kollarından biri ve bu kollarlın başında bulunan Dedelerin, seyitlerin geldiği soy.

Ocak, Alevi- Bektaşilik’te kutsaldır. Eski Şaman ve Zerdüşt inançlarında ateşin kutsallığından kaynaklanan ocak, kötü ruhların, cinlerin, insanlara zararı dokunan gizli güçlerin, insanlara zararı dokunan gizli güçlerin yaklaşmadığı, korktuğu yerdir. Ocak, koruyucu bir nitelik taşır.

Bektaşi dergâhları veya cemevlerinde, giriş kapısının karşı tarafında “küre makamı” denen ocak bulunur. 

Bu ocağa “ Hz. Fatıma Ocağı” denir. Ocağın sağ yanında Mürşit makamı bulunur. Ocağın sağ ve sol başlarında yanan mumlar, Hz. Hasan ve Hüseyin’i simgeler.

 

OCAKZÂDE: Ocaktan gelen, ocak evladı; soyu Oniki İmamlara dayanan, Seyid (Dede)

 

OD: Ateş” İş bu tenin terkibi / od ü yel toprak sudur / Yunus sen gör özünü / suda, toprakta mısın ?” ( Yunus Emre)

 

ONİKİ İMAM: Hz. Ali ve O’nun soyundan gelen imamlar:

İmam Zeynel Abidin, İmam Cafer-i Sadık,  İmam Musa Kazım, İmam Ali Rıza, İmam Ali Naki, İmam Hasan Askeri, İmam Muhammed mehdi zaman.

 

ONDÖRT MÂSUM-U PÂK: Ondört Masum-u Pâk’lar, Oniki İmamların, erginlik çağına varmadan, çok küçük yaşta şehit edilen çocuklardır. Emevi ve Abbasi halifeleri, zülüm ve katliamlarını sadece Ehl-i Beyt’in büyüklerine değil, çocuklarına karşı da yaptılar. Küçük yaşta şahit edilen, sayıları ondört kişiyi bulan bu gencecik çocuklar Alevilere, suçsuz, günahsız ve temiz anlamına gelen “ masum-u pâk” adıyla anılırlar.  “ ondört masum-u Pak, Güruh-i Nâci / Onyedi Kemerbest, derdin ilacı / Pirim Hacı Bektaş serimin tacı / Hünkârı evliya sana sığındım!” (Virdi Derviş).

 

 

ONYEDİ KEMERBEST: Hz.Ali  tarafından kemer (kuşak) bağlanan, yani âriflik (ermişlik) mertebesine ulaşan on yedi ulu kişi; Hz. Ali’nin fikir ve mücadele arkadaşları, bazı kaynaklara göre de evlatları.

 

OZAN : Halk şairi, âşık, sâz şairi. Günümüzde daha çok “ halk âşığı” veya “ halk ozanı” olarak adlandırılan halk şairlerine, Oğuz Türeleri’nde “ozan” Altaylar ‘da “kam”, Yakutlar’da “oyun”, Tonguzlar’da “ şaman”, Kırgızlar’da “ baskı” denir. Günümüzde “ bağlama” olarak adlandırılan ve genellikle 6-8 veya 12 telden oluşan sazın en büyüğüne “ divan, çöğrü veya âşık sazı”, orta boy olanına “ bağlama”, en küçüğüne ise “ cura” denir. Bk. Alevi Bektaşi Edebiyatı.

 

ORUÇ: (Farsça rxze, arxze’den) Tanrı’ya ibadet amacıyla belli bir süre için yeme, içme gibi bir çok şeylerden kendini alıkoyma; iradesine, nefsine sahip çıkma; İslam dininin beş şartlarından bir. Aleviler genellikle Kerbelâ  şehitlerini anmak için Muharrem ayının birinci gününden başlayarak 10 veya gün  matem orucu tutarlar, yas çekerler ve bu süre içerisinde su içmemeye de dikkat ederler. Muharrem’in 10. günü aşure pişirirler. Ayrıca üç gün Hızır orucu tutulur. Ramazan ayında da (ilk, orta ve son günlerinde olmak üzere) üç gün oruç tutanlar olur. ( Geniş bilgi için bk.Alevilerin kutsal günleri). Alevilerde en makbul oruç, kendini aç bırakmak değil her şeyden önce nefsine (eline, diline, beline) sahip olmaktır. “Oruç, namaz, gusul, hac / hicaptır aşıklara / aşık onadan münezzeh / hassül-havas içinde” (Yunus Emre)

 

PİR (Far.) : 1) Yaşlı, ihtiyar, koca. (Arapça)şeyh. 2) Tarikat kurucusu; tasavvuf yolunda en üst aşamada bulunan kimse. Hacı Bektaş Veli, Bektaşilerin, Mevlene Celaleddin Rumi ise Mevlevilerin pir’idir. 3) Her meslek veya işin kurucusu; sanat erbabı. “Medet Allah, ya Muhammed, ya Ali / bizi dergahından cüda düşürme / Pirim Hünkar Hacı Bektaş-ı veli / bizi dergahından cüda düşürme.” (Şah Hatayi). “Pir Sultan Abdal’ım coşkun akarım / akar akar dost yoluna bakarım / Pirim aldım seyrangaha çıkarım/ daha Yıldızdağın yaylamasınlar!” “Pir divanına uğradım / Pir’in divanı güldür gül / oturmuş köşk sarayına / taht-ı revanı güldür gül.” (Seyyid İmadeddin Nesimi).

 

PİR AŞKINA : İçten bir sevgiyle; karşılık beklemeden; yol uğruna. “Vur pençe-i Ali’deki şimşir (kılıç) aşkına / gülbangi asumanı tutan pir aşkına” (Yahya Kemal). Pir hakkı için, pirim hakkı için: Yemin olarak kullanılan bir deyim.

 

PİR EVİ : Pir makamı ve türbesinin bulunduğu, ayin ve törenlerin yapıldığı dergah, tekke. Alevi-Bektaşilerin Pirevi, Hacıbektaş ilçesindeki Hacı Bektaş Veli Dergahı’dır. Pirevi, aşevi, mihmanevi, meydanevi, kilerevi, ekmekevi, atevi ve çilehane gibi bölümlerden oluşur.

 

PİR POSTU : Pir (Hacı Bektaş Veli’nin) makamını temsil eden Horasan postu.

 

PİR-İ MUGAN : (Tasav.) Mürşit, irşad eden; aşk şarabını sunan; vahdet feyzini veren kamil mürşid.

 

PİR-İ SANİ : İkinci Pir (Balım Sultan).

 

PİR-İ TARİKAT : Tarikat kurucusu (Hacı Bektaş Veli).

 

PİRİNE RAHMET/ PİR OL : İyi bir iş yapan için kullanılan bir deyim: Pir ol: Çok yaşa.

 

POST (Far.) : Tüylü hayvan derisi; bir mürşidin, pirin, tekke şeyhinin makamı, mevkii. “Aba var post var; meydanda er yok.” (Beyatlı) “Ayır dolunu, boşunu / Vahid iyi bil dostunu / dergahımıza postunu / ser dediniz serdim işte.” Vahid Dede (Vahid Lütfi Salcı).

Alevilere göre postun değişik anlamları vardır: Postun başı, teslim; ayağı, hizmet; sağı, el tutmak; solu, nefes sindirmek; dışı, sebat; içi, temkin; ortası, muhabbet; mihrabı, cemal; doğusu, sürur (sevinç); batısı, rüyet (görmek, idare etmek); canı, tekbir; şeriatı, yokolmak; tarikatı, hayf; marifeti, rıza; hakikatı, menzil-i vuslat’tır (Hakk’a kavuşmaktır).

 

POSTNİŞİN(Far.) : veya Secadenişin; Posta oturan; bir tekkenin yöneticisi, en üst yetkilisi; Dedebaba.

 

RAH, REH (Far.) : Yol. Rah-ı Hak : Tanrı yolu. Rah-ı rast : Doğru yol. Hemrah : Yoldaş. Rehnüma : Yol gösteren, kılavuz. “Du (iki) cihanın rehnüması Şir-i Yezdan (Ali) aşkına”  (Virani).

RAFIZİ (Ar.) : Rafıziye; Rafıza fırkasından olan. Ebubekir ile Ömer’in halifeliğini kabul etmeyenler; onlara dil uzatanlar. Rafızi sözcüğü, Kızılbaşlık terimiyle birlikte, Osmanlı döneminde, padişah fermanlarında da sıkça görüldüğü gibi, daha çok suçlayıcı anlamda Anadolu Alevileri için kullanılmıştır.

 

RİCAL-ÜL GAYB (Ar.) : Gayb erenleri; Üçler, Yediler, Kırklar. Allah tarafından manevi idareye memur olan ulular; “Kutbiyyet” ve onun en üst aşaması olan Kutbiyyet-i Kübra (Gavsiyyet) derecesinde bulunan veliler; Tanrı’nın dostları.

 

RUH-I REVANI ŞAD-Ü HANDAN OLSUN : Ölenin ardında “ruhu neşeli ve güleç olsun” anlamında söylenen bir deyim.

 

SAHİB-ZAMAN : Zamanın sahibi, Oniki İmam, Mehdi.

 

SAKİ (Ar.) : Su ve içki sunan. Tasavvuf anlamıyla aşk badesini sunan; ilham yolunu açan; feyz veren; cennet bahçesindeki kutsal suyu (ab-ı kevser’i, ab-ı şarabı) dağıtan.

 

SAKİ-İ KEVSER : Kevser suyunu sunan Hazreti Ali. “Saki-i kevserdir ol Şah-ı Merdan / sundular kevseri ol demde heman / süreriz demleri yıkılsa cihan / Şah olur kalbimiz Sultan-ı Nevruz.” (Şükrü Baba). “Üstümüzden esen sevda yelidir / bizi mesteyleyen aşkın selidir /muhabbet kevserdir, saki Ali’dir / o saki elinden mestaneyiz biz.” (Ali Nihad Tarlan)

 

Semah: kelime anlamıyla semah, Arapça kökenli “sema” sözcüğünden gök, gökyüzü, işitme, dinlama demektir. Müzik ve semah nefesleri (ilahileri) eşliğinde ilahi bir aşkla , coşkuyla dönülerek yapılan ve Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde Samah, Zamah, Pervaz,  Mevleviler’de sema olarak ifade edilen Semah, Tasavvuf anlamıyla Hakk’a ve hakikata ulaşmayı simgeler.

Semah Alevi Bektaşi ayin ve törenlerinin ayrılmaz bir parçasıdır. Oniki Hizmetlerden biri de Semah törenidir. Vahdet-i vücut (varlıkların birliği) ilkesine dayana Alevi Bektaşilikte semahın, insanı insanla, insanı doğa ve Tanrı ile birleştiren, bütünleştiren bir özelliği vardır. Semahlardaki hareketleri, dönüşleri (çark ve pervazları) İslam öncesi doğa kültünden esinlenen bazı öğeleriyle, insan doğa ilişkilerine, gezegenlerin güneşin etrafındaki dönüşüne benzetmek mümkündür. “Semah ariflerin aleti, muhiplerin ibadeti, taliplerin maksududur.” “ Haşa ki bizim semahımız oyuncak değildir ilahi bir sırıdır mecazi değildir / her kim ki semahı bir oyun sayar / o ciferdir, namazı kılınır kimse değildir” ( Hacı Bektaş Veli)

 

SERÇEŞME : Kaynak başı; Tarikat Pir’i; Hacı Bektaş Veli.

 

SEYYİD (Ar.) : Hz. Muhammed’in kızı Fatıma, damadı ve amcazadesi Hz. Ali’nin soyundan gelen kimse. Hz. Hüseyin’in soyundan gelenlere “Seyyid”; Hz. Hasan’ın soyundan gelenlere ise “Şerif” denir. Seyyid olan kimseye halk arasında “Dede” de denir.

 

SIR(R) (Ar.) : Gizli tutulan, kimseye söylenmeyen şey; gizem; gizli söz, gizli iş; bir nesnenin iç yüzü; insan aklının ermediği Tanrı hikmeti; insan gönlünde gizli olan Tanrısal gerçek. Sırrı sır edene aşk olsun, faş edene(açana) yuf. Sırrını açma dostuna; dostunda dostu vardır, o da açar dostuna. Ser verip sır vermemek; Ser verip sır vermeyen serverdir (Atasözü) : sözünden, ikrarından, davasından dönmemek; sırrını ehli olmayanlara söylememek. Sırra kadem basmak : Sır olup gitmek ortadan kaybolmak. Sırlamak: Kapamak, örtmek;tarikatta öleni gömmek. Sırr olmak: Hakk’a yürümek, vefat etmek. Sırr-ı hakikat: Hakikat sırrı, vahdet (birlik) sırrı. Sırr-ı rubibiyet: Varlıkların sadece Tanrı tarafından bilinen gizlilikleri; Tanrısal gizlilik. Sırr-ı tecelliyat: Tanrı’nın evrendeki varlıklarda, insanda, insan gönlünde tecelli etmesiyle (görünmesiyle) ilgili gizlilik. Sırr-ı mübhem: Belirsiz sır. Sırr-ı müsemma: Tüm eşyanın gizli yönü. “Pir Sultan’ım Haydar sırdır / Sırra saraydan serverdir / Ay da nurdur, gün de nurdur / Allah bir Muhammed Ali.”

 

SIRAT (Ar.) : Yol; Cennete geçilmek üzere Cehennemin üzerinde kurulmuş olduğuna inanılan dar ve geçilmesi zor olan (kıldan ince,kılıçtan keskin) köprü. Sırat-i müstakim: Doğru yol. Alevilik’te, hakikat yoluna girişin ilk basamağı olan eşik sırat-i müstakimdir, doğru yoldur, Hak yoludur. Cesr-i Sırat: Sırat köprüsü. “Sırat kıldan incedür, kılıçtan kesküncedir / varıp anın üstündeevler yapasın gelür” (Yunus Emre). “Korkusun çektiğin sırat köprüsü / Hakk’a doğru varan kuulara neyler.” (Pir Sultan Abdal). “Feylesof Rıza’yım dinsiz anlama / dini ben öğrettim kendi babama / her ipte oynadım, canmabzım amma / sırat köprüsünde geçemem hocam.” (Rıza Tevfik

 

SOFİ, SOFTA (Ar.) : (Sufi’den) medrese öğrencisi. Mecazi anlamda, dinin özüne değil, dışına bakan; bir davaya veya inanca düşünmeden, akla ve mantığa dayandırmadan körükörüne inanan, bağlanan kimse ; irfan sahibi olmayan, kaba sofu; zahid. “Sofi hiç öğünme yalan dinlemem/ bir hak mürşide bağlı destim benim/ sen gibi günde beş vakit kirlenmem/ bir vakit bozulmaz abdestim benim.” (Dertli).

 

SUDUR (Ar.) : Türüm (Alm. Emanation); meydana çıkma, olma, yayılma, yetkinliğe doğru gelişme. Tasavvufta, Tanrı’nın özdeksel bir varlık olarak belirmesi; Tanrı-insan-doğa ilişkilerinde, Tanrı’dan çıkıp, belli aşamalardan sonra olgunlaşarak, kamil insan olarak tekrar Tanrı’ya dönmek; Hak ile hak olmak; Hakk’ı kendi özünde, kendi özünü Hakk’ta görmek. Antik Yunan ve Hint felsefesinde kısmen veya tamamen Tanrısal bir özellik taşıyan ve ölümsüz olan ruhun , ölümle birlikte insan bedeninden ayrıldıktan sonra, bitkilerden, hayvanlardan dolaşarak belli aşamalardan sonra insan bedenine, ordan da olgunlaşarak, yetkinleşerek tenasuh çemberinden çıkıp Tanrı’ya erişmesi.

 

SURET (Ar.) : Yüz, çehre; dış görünüş. “Vahdet alemini bilmeyen insan/ surette insandır, kendisi hayvan/ bizden ayrı değil Hazret-i Sübhan/ çünkü Kar’an ile ayan eyledik.” (Harabi) Suret-i Rahman: Rahman (merhamet eden) Tanrı sureti. “Adem suretinde rahman göründü/ Cemalinde sırrı Kur’an göründü/ Kudreti nutkunda ayan göründü/ Tapacaksan bari Hakk’a tapsana” (Rıza Tevfik). “Evliyadan gelen kelam/ okunan Kur’an değil mi?/ Gerçek velinin sözleri/ Suret-i Rahman değil mi?” (Kaygusuz Abdal).

 

SÜBHAN (Ar.) : Tanrı; noksan sıfatlardan münezzeh (arı). “Mürşidin sözünü atma yabana/ sıkı tut alini iriş Sübhan’a/ Hayderi fakr ile fahret cihana/ gelme gelme sakın dönme dönme!” Sübhanallah: Tanrı’yı takdis ve tenzih ederim; O’nun, bütün kusurlardan uzak olduğuna inanırım. Sırr-ı Sübhan: Tanrı sırrı. “Ali’dir sırr-ı Sübhan’i, Ali’dir alemin canı, Ali’dir gevherin kanı, Ali hem ka’r-ı deryadır” (Caferi).

 

SÜREK : Tutulan yol; erkan, adap. Sürek ayrı, ama yol birdir: Aynı yolda farklı yorumların ve uygulamaların olması. “Sürek olsun, çörek olsun, Ehl-i Beyt-i seven olsun” (İhlasi).

 

ŞAH (Far.) : Hükümdar, padişah, sultan; bir topluluğun en büyüğü; Batıni bilgi dünyasının en üstünü. Alevi-Bektaşi ulularına verilen unvan: Şah-ı Merdan, Şah Hasan, Şah Hüseyin, Şah İsmail (Hatayi), Şah Tamasp vd. “Şah-ı Merdan (yiyğtlerin şahı), Şir-i Yezdan (Tanrı’nın arslanı), Şah-ı Necef (Necef şahı), Şah-ı Velayet (Velilerin şahı)gibi Hz. Ali’ye verilen isimler, unvanlar. Şah-ı Horasan: Mezarı ve türbesi Horasan’da  (Tus kentinde) bulunan sekizinci İmam Ali Rıza. “Pir Sultan’ım Ali Şahımız/ Hakk’a ulaşır rahımız/ Oniki İmam katarımız, uyamazsın demedim mi?” “Pir Sultan Abdal’ım, dünya durulmaz/ gitti giden ömür, geri dönülmez/ gözlerim de Şah yolundan ayrılmaz/ ben de bu yayladan Şah’a girdim.” “Pir Sultan Abdal’ım hey Hızır Paşa/ gör ki neler gelir sağ olan başa/ hasret koydun bizi kavim kardaşa/ açılın zindanlar Pir’e gidelim/ yıkılan kaleler Şah’a gidelim!”

 

ŞEHSÜVAR (Far.) : Usta ve ünlü at binicisi. Şehsüvar-ı Kerbela: Kerbelanın usta binicisi (İmam Hüseyin). “Biz Ali’nin bir muhhibb-i Hanedanı Ali’yiz/ Şehsüvar-ı Kerbela’nın baş açık abdalıyız” Şahım Ali hem şehsüvar, hem sakidir, hem sakadır; kainatın aynıdır, kimse bilmez bu sırrı; Hak bilir Perverdigar; La Feta illa Ali laseyfe illa zülfikar.”

 

ŞEPPER, ŞÜPEYR : Süryanice kökenli olan bu iki sözcüğün Arapça’da Hasan ve Hüseyin (güzel ve küçük güzel) anlamına geldiği ve Harun Peygamberin çocuklarının ismi olup, Hz. Muhammed tarafından torunlarına (Hz. Ali’nin oğullarına) verildiği söylenir. “Hz. Şeppir-i Şüpper, Haydar-ı Kerrar ile/ Fatıma-tüz-Zehra ona kıyamet gününde yardımcı ve günahlarını bağışlayıcı olsunlar” (Hilmi Dedeba). “Şüppeyr-ü Şepper, mürşid-ü rehber/ sundular Kevser elhamdülillah” (Haşim Mustafa)

 

ŞİR (Far.) : Aslan. Şir-i Merdan: Yiğitler aslanı; Şir-i Şiran: Aslanlar aslan; Şir-i Yezdan, Şir-i Huda: Tanrı’nın aslanı anlamında Hz. Ali’nin unvanları. Gel dilber ağlatma beni Şah-ı Merdan aşkına/ du cihanın rehnüması Şir-i Yezdan aşkına/ Şahım Hasan, Pir Hüseyin Kerbela meydan için/ lütfedip bağışla cürmün Ali Sübhan aşkına (Virani).

 

TARİK (Ar.) : Yol, Alevilerin bir kesiminde, görügü, erkan esnasında Dede tarafından, mukaddes tanınan kayın ağacından kesilmiş olan, üç karış uzunluğundaki üç boğumlu erkan değneği kullanılır. Erkan’a, kimi bölgelerde “Tarik”, “Evliya”, “Dest-Çup”, “Ser-Deste” veya “Alaca Değnek” te denilir.

 

TARİK-İ NAZENİN : Bektaşi tarikatı.

 

TASAVVUF (Ar.) : Arapça’da “tasavvuf“, Türkçe’de “gizemcilik”, batı dillerinde ise “mystik” (mistik) olarak geçen, tinsel tutum ve davranışları, inanç ve öğretileri Batıni (içrek; Yunanca: Esoterik) bir yorumla algılayan, din felsefesine dayanan, farklı dinlerde, kültürlerde farklı yorumlarla tanımlanan bu kavramı tek bir tanımla ifade etmemiz mümkün değildir.

Tasavvuf sözcüğünün Arapça “suf” (yün; labs al-suf; yünlü elbise; fakirliği, sufiyaneyaşamı simgeleyen derviş elbisesi) kökünden türediğini öne süren görüşler olduğu gibi, bu sözcüğün, “Theosophia” (Yunanca Theos: Tanrı; Sophia: Bilgi, bilgelik, hikmet) sözcüğünden kaynaklandığını ileri süren görüşler de vardır.

Tasavvuf, genel anlamıyla insanoğlunun, bilgi hazinesiyle kendini donatıp, ilim, irfan ve güzel ahlakla olgunlaşmasını, kemale ermesini, kendini, Tanrı’yı, doğayı tanıması, nefsini yenmesi, her türlü kötülüklerden arınması (Alevi-Bektaşi deyimiyle, “eline, diline beline sahip olması), kin yerine sevgiyi, düşmanlık yerine dostluğu egemen kılması, kendisi ve çevresiyle barışık olması, her türlü öznel ve nesnel ayrımları ortadan kaldırarak, Tanrı, insan ve doğayla bir olmasını, evrene bir gözle bakmasını temel ilke edinen ve kamil (olgun) insan olmayı hedefleyen bir yaşam felsefesi, düşünce ve inanç sistemidir. Diğer bir tanımla Tasavvuf, yaratılanı Yaratan’a, halkı Hakk’a bağlayan, Tanrı-İnsan-Evren birliğine, bilim, akıl, mantık, marifet, ahlak, güzel huy ve sevgi temeline dayanan hakikat ilmidir. Tasavvuf, zahir ilmi değil, batın ilmidir. Tasavvuf, kaal ilmi değil, hal ilmidir. Tasavvuf, ledün ilmidir. Tasavvuf, Hak ile hak olmaktır. Hakk’ı kendi özünde, kendi özünü Hakk’ta görmektir. Tasavvuf, bekabillah mertebesine erişmektir (Tanrısal özde ölümsüzleşmektir). Bekabillah , diğer bir ifadeyle fenafillah mertebesine giden bu manevi yolculuk, Dört Kapı, Kırk Makam, diğer bir tanımla İlm-el-yakın, Hakk-el-yakin aşamalarından geçerek gerçekleşir:

1)İlm-el-yakın: Tanrı’ya bilgeyle yaklaşmak;

2)Ayn-el-yakın: Tanrı’yı gönül gözüyle görmek, sezgisel görüşle kavramak;

3)Hakk-el-yakın: Son hakikat aşamasında Hakk’ı kendi özünde, kendi özünü Hakk’ta görmek; Hakk’ın varlığı içinde ölümsüzleşmek

Ünlü mutasavvıflardan Hacı Bayram Veli (öl.1429)’ye göre, İlm-el-yakın, bilmektir; Ayn-el-yakın, bulmaktır; Hakk-el-yakın, olmaktır; Tanrı’nın tecelligahı (görünüş alanına çıkışı) olangönül evinde Hakk’ı bulmaktır, özümsemektir. Tanınmış mutasavvıflardan Sühreverdi (1155-1191)’ye göre, “Tasavvufun evveli ilim (bilim), ortası amel (iş, uygulama), sonu mevhibedir (Allah vergisidir). Bilim maksadı keşfe (araştırmaya) yarar, amel talibe muin (yardımcı)olur; mevhibe ise insanı Allah’a vasıl eder (kavuşturu).” Şeyh Şibli’ye göre, “Tasavvuf, endişesiz Allah ile olmaktır.” Ebu Muhammed Cerir’e göre, “Tasavvuf, iyi ve güzel huyları almak, kötü huyları bırakmaktır.”

İnançta sevgiyi temel ilke edinen, Tanrı’nın varlığını, güzelliğini ve evrenin oluşumunu Batıni (içrek) bir yorumla, Vahdet-i vücut (varlık birliği) ve Vahdet-i mevcut (mevcut birliği) anlayışıyla algılayan Alevi-Bektaşi inanç ve felsefesinin temel kaynağını da, özünü Hz. Ali’nin öğretisinden, Ehl-i Beyt sevgisinden, Hallac-ı Mansur felsefesinden ve Hacı Bektaş Veli düşüncesinden alan bu tasavvufi görüş oluşturur. Mutasavvıflar, Hz. Muhammed’in “ilmin kapısı” dediği ve ledün ilmi’ne erişen (Hakikat sırrına eren, velilik mertebesine ulaşan) Hz. Ali’yi, İslam tasavvufunun öncüsü ve piri olarak kabul ederler.

 

TEBER (Far.) : Dervişlerin taşıdıkları uzun saplı, yuvarlak, bir tarafı yarım ay, bir tarafı sivri, veya iki tarafı yarım ay şeklinde olan balta, nacak. Sapı elif harfine benzetildiği için, Hakk’a, hakikata giden doğru yol anlamında bazı Bektaşi dervişlerince de keşkül ve asa ile birlikte teber de taşınırdı. Teber, Bektaşilik’te tahta kılıçta olduğu gibi savaş aracı değil, nefis terbiyesinin bir simgesidir. “Bir gün olur okuturlar defteri/ Şah oğlunun elindedir teberi/ uyanırsa Taki, Naki, Askeri açılan gülümüz solmaz inşallah (Şah Hatayi)

 

TEBERRA, TEVELLA(Ar.) : Teberra; Uzaklaşma, yüz çevirme; Hz. Ali’ye ve Ehl-i Beyt’e uymayanlardan, onlara düşmen olanlardan yüz çevirmek, uzaklaşmak. Tevella: Birbirine yanaşma, dost olma; Hz. Ali’yi Ehl-i Beyt’i sevenleri sevmek, onlara dost olmak. “Rahı hakikatte dil oldu bende/ biz sırr-ı İlanlın tevellasıyız/ merd olan namerde olmaz şermende / biz anların evvel teberrasıyız” (Ceyhuni). “Tevellasının, teberrasın bilen uşşaka aşk olsun/ Tarikatte budur erkan, buna illa ve la olmaz” (Fasih Dede). “Çerağ-ı şem’imiz vermekte şule/ meydanı hünerde girdik usule/ tevellamız ceddi zati Resule/ ervahı Yezid’in teberrasıyız.” (Perişan Baba).

 

TECELLA (Ar.) : Tecelli; belirme, görünme, zuhur etme; Tanrı kudret ve sırrının insanlarda ve tabiatta görünmesi; Tanrı’nın lütfuna uğramak; talih, kader. “Cemal ve Celal sahibi Hak, her zerede tecelli eder ve hepsinde vardır.” (Şeyh Bedreddin). “Arının hevesi yeşilde, alda/ bak işte hüneri petekte balda/ İlahi tecelli ederse kulda/ Marifet, emeği yüzünden geçer” (İsmeti). “Zatına tecelli kıldı ibtida/ Tecelliden bir nur olundu peyda/ idrak eyle nedir kudret-i Mevla/ bırakma dilinden vird-i Mennan’ı (Tanrı sözünü)” (Mirati).

TEKKE (Ar.) : Tasavvuf tarikatlarında Mürşitlerin, dervişlerin içinde barındıkları, ayin ve törenlerin yapıldığı; dinsel ve sosyal alanlarda çeşitli hizmetlerin verildiği tapım ve tören evi; dergah. Tekkelerin küçüklerin “zaviye”, büyüklerine “hankah” veya “astane” denir.

Tekke ile ilgili söylenen çeşitli deyimler ve atasözleri:

  • Tekkeyi bekleyen çorbayı içer.
  • Tekkeye hizmet eden tekkeden geçinir.
  • Hacı hacıyı Mekke’de derviş dervişi tekkede bulur.
  • Hacı Mekke’de derviş tekkede yakışır.
  • Tekkenin çorbası su çıktı: tekkede umulan hizmeti bulamamak, gereken feyzi (ilhamı, bilgiyi, bağış ve ihsanı) alamamak.
  • Zaviyede çorba, tekkede pilav: Zaviye sofrasının, tekke sofrasına göre fakir olması.
  • Tekke meşrutası gibi ev: Bakımsız, harap ve yıkık-dökük evler için kullanılan bir deyim. Şartlı, şarta bağlı anlamında kullanılan Meşruta sözcüğünün buradaki anlamı Tekke şeyhi veya cami imamının hizmet verdiği sürece, ailesiyle birlikte içinde barındığı, maddi imkansızlıklardan dolayı yeterince bakımı yapılmayan, tekke veya cami vakfına bağlı olan ev demektir.

 

TENASUH (Ar.) : (Ar. Nesh’den) bir şeyin nüshası, tıpkısı, kopyası. Tasavvuf anlamıyla ruh göçü; ruhun bir cisimden ötekine geçişi; ruhun Hakk’tan gelip, belli aşamalardan sonra tekrar Hakk’a dönüşü. (Fr. Metempshychose veya Reincarnation). İran din bilgini Şahrastani’ye (Ebul Feth Taceddin, Horasan/ Şehristan 1076-1153) göre, daha çok eski Hind inançlarından kaynaklanan tenasuh akidesi, özellikle Mazdekiler, Karmatiler, İsmailler, Nusayriler ve Yazidiler(Yezidiler) arasında yaygındır. Ona göre tenasuh, dünyadaki hayatlar ve birbirni takip eden yeniden doğuşlar akidesidir… başka bir anlamda tenasuh, ilahi ruhun dünyamızda yaşayan varlıklar arasına yayılıp taksim olunmasıdır. (B. Cara de Vaux: Tenasuh mad., İslam Ansiklopedisi, Cilt 12/1, İst. 1979, s. 58-159). Buddha’ya göre, sonsuz bir zincirde, değişik varlıklarda dönüp dolaşan insan ruhu, olgunlaşıp ıstıraba neden olan “ego”nun (ben’in) eğilimlerinden, aşırı istek ve tutkularından arındıktan sonra ruh göçü çemberinden (samsara’dan) kurtulup Nirvana’ya (Hakk’a, hakikata ulaşır). Buddha’nın, eski Mısır ve Yunan filozoflarının (özellikle Platon, Plotinos, gibi düşünürlerin), başta Hallac-ı Mansur, Ebu Müslim Horasani olmak üzere birçok Alevi ulusunun ve mutasavvıfların da inandıkları ruh göçü inancı, özellikle vahdet-i vücut felsefesine dayanan Batıni, gizemci inançlar arasında yayılmıştır. Alevi ozanlarının, “tenasuh/devir” kuramıyla ilgili yazmış olduklarıgbirçok nefeslere rastlarız. Edip Harabi’nin Vahdetnamesi, ayrıca Şiri’nin Cihan var olmadan ketmi ademde nefesi buna en güzel bir örnektir. “Daha Allah ile cihan yoğ iken/ biz O’nu var edip ialn eyledil/ Hakk’a hiçbir layık mekan yoğ iken/ hanemize aldık mihman eyledik…/ Vahdet alemini bilenler için/ Hakk’ı aynel yakın görenler için/ bu sırrı Harabi bilenler için/ Birlik meydanında cevlan eyledik.”

 

TENNURE (Ar.) : Kolsuz, yakası yırtmaçlı, bel tarafı kırmalı, önü göbeğe kadar açık, etekleri geniş bir giyim; ocaklık elbisesi.

 

TERCÜMAN (Ar.) : Terceman; Ayn-i cemler’de, özellikle hizmet sahipleri tarafından yürütülen her hizmetin başında veya sonunda, ayrıca sorguda, görgüde geçen canlar tarafından mürşit huzurunda niyaz vaziyetinde durarak okunan ve çoğunlukla manzum olan kısa dualar. Dede, Baba veya Mürşit tarafından okunan dualara ise “gülbeng” denir.

 

TESLİM TAŞI : Özellikle Bektaşi babalarının göğüslerine taktıkları, el ayası büyüklüğünde Oniki köşeli Balım taşı. Hacı Bektaş çevresinde çıkan, teslim taşı haricinde, vazo, sürahi, kalemlik, isimlik, mumluk gibi birçok eşyanın yapımında kullanılan ve rahat işlenen damrlı, yarı saydam bu kıymetli taşa “Balgam taşı”, “Balım taşı” veya “Hacıbektaş taşı” denir. Bu taşın oluşumu ve kutsallığı, bazı rivayetlere göre, Hacı Bektaş Veli veya Balım Sultan tarafından gösterilen bir keramete dayandırılmaktadır.

 

TEVHİD (Ar.) : (Vahdet’ten) birleme, birleştirme; Tanrı’nın birliğine inanma, bir sayma. Aynıcemlerde sorgu, görgü, haklaştırma ve barıştırma bölümlerinden sonra taclama düvazı eşliğinde yapılan ibadet (zikir) bölümü. Tevhid bölümünde zakirler taclama düvazı çalarken, aynıceme katılan canlar halka oluşturarak diz üstü otururlar; deyişlerin son nakaratlarını birlikte okurlar; hafiften dizlerine el vurmak veya el çırpmak, sağa sola hafiften yaylanmak suretiyle tempo tutarlar. Birlik alemini simgeleyen bu bölümde canlar vecd içinde kendilerini Tanrı sevgisine verip “Allah, hü Dost!” diyerek yakarırlar. “Der urmaz idi Mansur tevhidi Hakk’dan/ Aşk darına dost zülfü asmıştı beni uryan” (Yunus Emre)

 

TİĞ-BEND(Far.) : Farsça kökenli olan bu sözcüğün anlamı, kılıç bağlayan demektir4. tasavvuf anlamıyla, ikrar veren(nasip alan) ve musahip tutan canların boyunlarına, görgüden geçerken takılan ip(urgan). Talibin boynuna takılan ve hatta talip kurbanın yününden örülen bu ip (sembolik olarak mendil) talibin canla, başla bu yola gireceğini ve ölmeden önce öleceğini ifade eder. “Ol demde uyandı batın çerağı/ Rehberim boynuma bend etti bağı/ dört adım ileri attım ayağı/ koç kurban dediler inana geldim”(Şahi).

 

TÜRAB (Ar.) : Toprak, toz. Ebu Türab: Toprağın babası anlamında Hz. Ali’nin unvanı. Türab olmak: Alçakgönüllü olmak; “Sefil’im türaba sürerim yüzüm/ kalbini pakeyle açıktır gözüm/ umarım dergahtan ayırmam özüm/ yetiş ya Muhammed Ali sen yetiş” “Daimi’yim harab benim/ ayaklarda türab benim/ aşk ehline şarap benim/ madem ki ben bir insanım.” “Namım Edip idi Harabi oldum/ erenlerin ayak türabı oldum/ Hakk’ın bir mukaddes kitabı oldum/ aşk olsun okuyan ehl-i irfana.”

 

UZLET (Ar.) : İnzivaya çekilmek. Tanrı’yla baş başa kalmak.

 

ÜÇLER : Hak-Muhammed-Ali. “Üçlerin birisidir/ Yedilerin başıdır/ İmamlar atasıdır/ Şahımsın sen ya Ali”(Yunus Emre). “Binlerden Kırklar’a vardık/ hakikat önünde durduk/ Yediler’den haber sorduk/ Üçler’deniz, hiç değiliz”(Şah Hatayi).

 

VAHDET (Ar.) : Vahdaniyet; Birlik, tekil; tasav. Tanrı yakınlığı, Tanrı’ya ulaşma, Tanrı’yla bir olma. Tasavvuf yolundaki dört aşama:

1)Vahdet-i Şuhud: evrende görünen, şahid olunan, tüm varlıkların, nesnelerin tanrı tarafından yaratıldığına inanmak; evrene Tanrısal açıdan bakmak.

2)Vahdet-i Küsud: Evrendeki ayrı ayrı varlıkların aynı özden geldiğine inanmak; Tanrısal iradeye yönelmek.

3)Vahdet-i Vücut: Varlı birliği; Yaratanla yaratılanın (Halik ve mahluk’un) özdeşliği; İnsan-Tanrı-Evren birliğine dayanan tasavvufi görüş.

4)Vahdet-i Mevcut: Tüm mevcudatın(varlıkların, yaratıkların) birliği.

Vahdet-i vücud akidesinin önemli savunucularından İbn Arabi (öl. 1240) göre, “vücud al mahlukat ayn vucud al Halik” (yaratılmış şeylerin varlığı, yaratıcının varlığından başka bir şey değildir). “İnsan, Tanrı’nın konuşan dili ve söyleyen ağzıdır. Sen seni bilirsen yüzün Hüda’dır; sen seni bilmezsen, Hak senden cüdadır!” diyen Hacı Bektaş Veli ise, konuya şöyle açıklık getirir: “Tanrı’yı kendi özümüzde, kendi özümüzü Tanrı’da bildik. Delili şudur ki, Resulullah, ‘Her kim kendi nefsini bildi, Allah’ı bildi’ buyurmuştur. Kendi nefsini bilmeyen, Rabb’ini nice bilebilir ki? Velhasıl kendini bilmekle, nefsini tanımakla nice hakikatler birer birer meydana çıkar. İnsanoğlu için kendini bilmek yeter…” “Vahdet-i vücud anlayışı, İslam düşünürleriyle başlamış değildir. Anadolu’da gelişen ilkçağ felsefesinin temel ilkelerinden biridir. Tanrı ile evren arasında birlik olduğunu ilk ileri sürenlerHerakleitos ile Parmenides’tir. Bu görüşü daha sonraki çağlarda Yunan filozofu Eflatun yeniden ele alarakgeliştirdi; ondan sonra gelen ve Eflatun’un izinden yürüyen Plotinos’da ayrı bir açıdan yorumladı. İslam dininin doğuşundan sonra, özellikle ilkçağ felsefesine bağlı kalan İslam filozofları ve mutasavvıflar bu görüşün etkisi altında kalarak onu İslam dininin etkileriyle bağdaştırmaya çalıştılar. Bu bağdaştırmayı yaparken eski İran ve Hint kültüründen, özellikle dini inançlardan yararlandılar. Bilerek veya bilmeyerek eski inançların etkisi altında kalarak Tanrı ile evren arasındaki birlik anlayışına yeni düşünceler kattılar. Vahdet-i vücud anlayışını geliştiren İslam sofileri Mansur, Senai, Zünnuni Mısri, Şeyh Attar, Şebüsteri, Celaleddin Rumi, Muhiddin Arabi, Nesimi gibi filozof ve şairlerbaşta gelir. Özellikle Muhiddin arabi bütün düşüncelerini Tanrı ile evren (yaratanla yaratılan) arasındaki varlık birliği (vahdeti vücud) üstünde yoğunlaştıraraktasavvuf görüşleri içinde ona düzenli bir nitelik kazandırdı… vahdeti vücut anlayışı İslamın şeriat ilkelerine karşıttır, onlarla bağdaşmaz. Çünkü İslam dininin temel ilkesi evrenin yokyan, Allah tarafından yaratıldığı inancına dayanır. Evren ile Allah (mahluk ile halik) arasında öz (zat) değil, görünüş bakımından bile en küçük bie benzerlik, yakınlık yoktur. Kur’an, Allah insanın düşüncesinin, aklının sınırlarını aşan bir yüce varlıktır; O, insanın düşünebildiklerinin hiç birine benzemez, eşi ve benzeri yoktur, görüşünü savunur. Bu bakımdan Tanrı ile evreni bir sayan vahdeti vücut anlayışını reddeder. Sünni inançlarına bağlı olan ülkelerde, Osmanlı devletinde, bu görüşü savunanlar her zaman ya öldürülmüş veya ülkeden kaçmak zorunda bırakılmıştır. Halife Ali’ye bağlanan tarikatların çoğu vahdeti vücut anlayışını benimser. Anadolu’da bu görüşü savunanlar daha çok Alevi ve Bektaşilerdir. Vahdeti vücut inancı bugün de yaygındır. Birçok Sünninin bile zamanla bu düşünceye inandıkları görülür. (Meydan Larousse 12. Cilt, İstanbul 1981, s.500) “Vahdet alemini bilenler için/ Hkk’ı aynel yakın görenler için/ bu sırrı Harabi bilenler için/ birlik meydanında cevlan eyledik”(Edip Harabi). “Sofi dahleyliyor cem-i vahdete/ ne yapsın şaşırmış düşmüş gaflete/ şimdi Ruhi gibi arş-ı uzlete/ postu serenlere Allah eyvallah”(Derviş Ruhullah). Vahdetler aşk olsun.

 

VECD (Ar.) : Esirme, coşma, dalma. Vecde gelmek: kedindsen geçecek derecede Tanrı sevgisine dalmak, esirmek.

 

VELAYET (Ar.) : Velilik, ermişlik; Tanrı dostluğu. Şah-ı Velayet: Veliler Şahı(Hz. Ali) “Ey zahit surete tapma Hakk’ı bul/ Şah-ı Velayete olmuşuz kul/ hakikat şehrinde geçer bize yol/ başka bir şey bilmeyiz Ali’miz vardır” (Nesimi).

 

VELAYETNAME : Vilayetname, velilerin, ermişlerin kerametlerini, sözlerini ve menkıbelerini (olağanüstü nitelik taşıyan hikayelerini) biraraya getiren kitap. Bu türde kitaplara “Menakıb” veya “Menakıbname” denir. Alevi-Bektaşi ulularıyla ilgili yazılmış ve halk arasında yaygın olan bazıVelayetnameler (Menakıbnameler) şunlardır:

  • Vilayetname-i Hacı Bektaş Veli (1481/1501)
  • Vilayetname-i Hacım Sultan (1460)
  • Vilayetname-İ Abdal Musa (15. yy)
  • Vilayetname-İ Seyyid Ali Sultan (15. yy)
  • Vilayetname-İ S. Şucaeddin (1421/1450)
  • Vilayetname-İ Otman Baba (1483)
  • Menakıb-ı Kaygusuz Abdal (1517/1520)
  • Menakıbü’l Esrar-Behcetü’l Ahrar (Şah İsmail Hatay döneminde el yazılarıyla çoğaltılıp dağıtıldığı ileri sürülen bu yapıt, buyruk niteliğinde olup Kızılbaş akidelerini, adab ve erkanını içerir).
  • Menakıb-ı Haca Ahmed Yesevi
  • Menakıb-ı Lokman Perende (15. yy)
  • Menakıb-ı Seyyid Battal Gazi;

      Battalname (12.-13. yy)

      Menakıb-ı Gazavat-ı Seyyid Battal Gazi (Kazan 1888)

  • Ebu Müslümname (E. Müslim Horasani’nin (719/755) kahramanlık öyküleri içeren bu yapıtın Ebu Tahir Tusi’nin Farsça eserinden Türkçeye çevrildiği sanılır).
  • Hamzaname (14. yy)
  • Menakıb-ı Ahi Evren (15. yy)
  • Menakıb-ı Seyyid Mahmud Hayrani (15. yy)
  • Saltıkname. Evliya Çelebi’ye göre Yazıcıoğlu Mehmed Çelebi (öl. 1450) Sarı Saltık hakkında bir risale ve eski Oczakov valisi Kenan Paşa 40 kürrase (sekiz sayfalık forma) ihtiva eden bir Saltıkname yazmıştır.(F. Babinger, İslam Ansiklopedisi)

 

Yol: Tarikat; örf, adet ve gelenekler; başvurulan vasıtalar. Yol ehli: Tarikat eri, derviş. Yol oğlu: Tarikata giren, nasip alan kimse; tarikat evladı. Yol yordam (erkan): Uyulması gereken prensipler, ahlak kuralları. Yola girmek: Tarikata girmek, nasip almak. Yoldan çıkmak: Tarikat prensiplerine uymayan hareketlerde bulunmak, kusur işlemek; düşkün olmak. Yol kalsın gönül kalmasın: Yolun prensiplerinden, gönül kırılsa dahi taviz vermemek. Yol çalısız, kişi delilsiz olmaz: Yolun bazı zorlukları ve engelleri olabileceği ve bu engellerin delilsiz (kılavuzsuz, mürşüidsiz) aşılamayacağını ifade eden atasözü. Yolca giden yorulmaz: “Ne kadar bilirsen bilene danış / danışan dağları aşar mı aşar / danışmadan yola çıksa bir kişi / yorulup yollarda şaar mı şaşar…” “Koyun beni Hak aşkına yanayım / dönen dönsün ben dönmezem yolumdan / yolumdan dönüp mahrum mu kalayım / dönen dönsün ben dönmezem yolumdan!” (Pir Sultan Abdal)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 Admin - Bilgi Bankası Ekleme

 

 

 

TELEFON

0(312)-256-4464

E-POSTA

bilgi@hunkarvakfi.org

ADRES

Yenibatı mh. Şehit Mehmet Kolcu sk. Batıkent Ankara
Hünkar Vakfı © Copyright 2014, All Rights Reserved